İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dünyada jandarma var mı?

Dünyada düzeni koruyacak bir uluslararası güç arayışının en az iki yüzyıllık bir geçmişi var.  Fransız İhtilalinin, kralın devrilmesinin ve idam edilmesinin muhafazakar Avrupa güçleri tarafından önlenememiş ve Napolyon’un bütün Avrupa’yı kasıp kavurup Moskova’ya kadar gitmesi engellenememişti. Ancak bundan sonra birleşen bütün Avrupa ülkeleri tarafından yenilen Fransa’da yeniden muhafazakar bir rejim kurulmasıyla, Napolyon sonrası düzeni ayakta tutacak ve muhafazakar ülkelerden oluşan bir “Kutsal İttifak” oluşturulmuştur.  Bu ittifakın ana amacı 1815 Viyana Kongresi ile kurulan Avrupa yapısının içeriden ve dışarıdan değiştirilmesini önlemek olmuştur.  Örneğin İspanya’da liberal güçler rejim değişikliği istediğinde İttifak adına Fransa asker göndererek rejimi kurtarmıştır.  Hatta Yunanistan’daki ayaklanmalar başladığında Kutsal İttifak buna sıcak bakmamış, tavır ancak Sakız katliamının Avrupa’da duyulmasından sonra değişmiştir.  Bu dönemde jandarma rolünü büyük ölçüde Rusya üstlenmiş, Avusturya, Macaristan ve Polonya’da yerleşik düzenlere karşı ayaklanmaları engelleyerek mevcut rejimlerin ayakta kalmasını sağlamıştır.

Napolyon savaşlarından sonra sınırlı çapta küçük savaşlar dışında Avrupa yüz yıl kadar barış içinde yaşamıştır. Ancak muhafazakar rejimlerin zaman içinde çökmesine engel olunamamış ve Kutsal ittifak nitelik değiştirmek mecburiyetinde kalmıştır. Kutsal İttifak sonradan Osmanlı imparatorluğunun da dahil edildiği bir Avrupa Kongresi şeklini almıştır.  Ancak o düzen Birinci Dünya Savaşı ile çökünce yerine barışı koruyacak yeni bir örgütlenme denemesi yapılmış ve Milletler Cemiyeti kurulmuştur.   Milletler Cemiyeti barışı korumakta son derece başarısız kalmış, ülkelerin saldırgan politikalarını engelleyememiş ve İkinci Dünya Savaşı ile son bulmuştur.

İkinci Dünya Savaşından sonra yeni bir denemeye gidilerek Birleşmiş Milletler Örgütü kurulmuştu.  Barışı koruma görevi hepimizin bildiği gibi 15 üyeli Güvenlik Konseyine ve onun içinde de özellikle 5 Daimi üyeye aittir.  İkinci Dünya Savaşının galip devletleri sayıldıkları için orada oturan bu beş ülkenin savaştan 77 yıl sonra hala bu konumlarını muhafaza etmesi tabii ki bir anormallik teşkil etmektedir.  Üstelik Savaşın kazanılmasında Fransa ile Çin’in katkılarının son derece sınırlı olduğu da hatırlanmalıdır.  Şüphesiz Birleşmiş Milletler bugün yeniden kurulacak olsaydı farklı bir yapıya sahip olurdu.  Ancak mevcut yapının değiştirilmesiyle yerine konacak düzenin ne olabileceği konusunda oydaşma gerektirdiğinden ve böyle bir oydaşma ufukta görünmediği için BM reformu pek olası görülmemektedir.

Ancak BM’nin müdahale imkanının sınırlı olmasının asıl nedeni Güvenlik Konseyi beş daimi üyesi arasında fikir birliği olmamasıdır.  BM jandarma rolünü tarihinde bir tek defa Kore Savaşı patladığında oynayabilmiştir.  Çin’in sandalyesinin iç savaşı kaybeden Tayvan rejiminin işgal etmesini protesto için Güvenlik Konseyini boykot eden Sovyetler Birliğinin gaybubetinden yararlanan diğer ülkeler Kore Savaşına müdahil olarak BM’nin katılmasına yönelik bir karara kabul ettirmişlerdi.  Sovyetler uyanıp da Konseye geri geldikten sonra iş işten geçmiş, BM tarihinde ilk ve son defa bir savaşa taraf olarak katılmıştı.

Sonraki dönemlerde ve Soğuk Savaş bittikten sonraki kısa süren Yeltsin dönemi hariç tutulursa BM’nin savaşlarda etkin bir rol alması bloklar arası rekabetten dolayı önlenmiştir.  BM sonraki dönemde barış tesisi için değil, savaşlar bittikten sonra tarafları birbirinden ayırmakla sınırlı barışı koruma faaliyetlerinde bulunabilmiştir.  Bugün de durum böyledir.

Uluslararası toplumun topyekûn olarak jandarma rolünü oynayamaması münferit ülkelerin de tek başlarına veya ittifak halinde bu göreve soyunmasını engellemekte, böyle bir müdahalenin meşru ve hukuki olup olmadığı hep tartışma konusu olabilmektedir.  Bunun örneklerini hep gördük, görmeye de devam ediyoruz.  Rusya’nın Ukrayna’ya ve daha önce Gürcistan’a saldırıları fazla etkisi olmayan ve caydırıcılığı sınırlı kaldığı belli yaptırım kararlarıyla karşılanmış, daha ileriye gidilememiştir.  Bu alandaki belki de tek başarılı örnek ABD önderliğinde NATO kuvvetlerinin Balkanlarda Sırp mezalimine ve saldırganlığına son vermesi olmuştur.  Ancak o bile ancak birçok katliamdan sonra bardağın taşmasıyla gerçekleşebilmiştir.

Uluslararası toplumun sınır aşırı saldırıları önlemekteki başarısızlığı bir yana, iç savaş veya diktatoryal rejimlere karşı da etkisiz olduğu maalesef bellidir.  Soğuk savaşın bittiği dönemde, o zamanki Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın öncülüğünde “droit d’ingérence” (müdahale hakkı) adıyla bir kavram geliştirilmiş, hatta bu konuda BM Genel Kurulundan karar bile çıkartılmıştır.  Ancak tabii bu kavram ülkelerin egemenliğine halel getireceği ve gerekli gereksiz içişlerine her türlü müdahaleye kapıyı açacağı korkusuyla ölü doğmuş ve işlerlik kazanamamıştır.  Neticede bugün bile halklarının üzerine ateş açmaya çekinmeyen ve seçim kaybetmelerine rağmen sırf baskı ve şiddetle ayakta kalmayı başaran birçok diktatör var.  Uluslararası toplum bunlara karşı bazı yaptırımlar uygulamakta ancak bu yaptırımlar şimdiye kadar o rejimlerin değişmesine yol açmamıştır.  Bu gidişle açmayacağı da kuvvetle muhtemeldir.

Tabii burada sorulabilecek soru, bu jandarma rolünü hem ülkeler arası savaşlarda hem iç çatışmalarda ve diktatörlere karşı kim oynayabilirdi?  Bu imkân ve yetkiyi tek bir ülkeye vermenin haliyle uygun olmayacağı açıktır.  Sarih bir görev yönetmeliği belirlense ve müdahalenin çerçevesi ayrıntılı ve dikkatli bir şekilde çizilse dahi aynen uygulanması mümkün olamayacak, müdahale hakkını elde eden ülke o çerçevede kalmayabilecektir.  Kaldı ki hiçbir demokratik ülkenin kamuoyu kıt kaynaklarının başka bir ülkede iç barışın yeniden tesisi veya diktatörlerin devrilmesi için ilelebet kullanılmasını kabul etmeyecektir.  Afganistan’da ABD 2 trilyon dolar harcamış ancak asgari medeniyet kurallarına uyan bir rejimin ayakta kalmasını saylamamıştır.  Irak ve Libya’da elleri kanlı diktatörler dış müdahale ile devrilmiş ancak yerlerine gelen rejimlerin istikrarlı olduğu ve kan dökülmesini engellediği söylenemez.  Geçmişe bakıldığında ABD’nin kendi bölgesinde Panama ve Grenada gibi iki küçük ülkeye müdahale ederek eli kanlı veya narkotik ticareti yapan diktatörleri devirdiği görülmektedir.  ABD’nin gücü halkının önemli bir bölümünü göçe, kalanını da açlığa mahkûm eden Venezuela’daki Maduro rejimi karşısında etkisiz kalmış, ABD o ülkeye askeri müdahalede bulunmaya yeltenmemiştir.

Bu işi tek başına bir ülkenin yapması mümkün olmadığına göre, uluslararası toplum tüm katmanlarıyla asgari normlara uymayan rejimlerin kuvvet yoluyla devrilmesi görevini üstlenebilir mi? O da mümkün değil.  Yukarıda da belirttiğim gibi BM Güvenlik Konseyinin tek vücut hareket etmesi tarihinin çok kısa süren dönemleri dışında mümkün olmamıştır.  Daimi üyelerden Çin ile Rusya bugün asgari hukuk kurallarını çiğneyen ülkelerin başında geldiklerine göre, kendilerine benzer, hatta destekledikleri rejimlere karşı hareket etmeleri beklenemez.  

Dolayısıyla gözle görülebilir bir gelecekte durumun değişmesini beklemek mümkün olmayacaktır.  Venezuela, Belarus, Kuzey Kore, Myanmar vb. gibi eli kanlı diktatörler veya cuntalarca yöneltilen ülkelerin ezilen halkları kendi kaderlerine terk edilecek, başkalarının topraklarına saldıran Rusya gibi ülkeler de yarım ağızla savrulan tehditler ve etkisi sınırlı yaptırımlardan ibaret zararsız bir tepki ile karışılacaklar, uluslararası toplum sahadaki gelişmeleri izlemekle yetinecektir.  Kendilerinden menkul diktatörlerin çizmesi altında ezilen milletler, dışarıdan yardım ve destek alamamaya devam edecek, rejimlerini ancak kendi güçleriyle değiştirecek veya mevcuda katlanmak mecburiyetinde kalacaktır.                 

Mission News Theme by Compete Themes.