Makaleler

On Büyükelçi krizi

Sınır dışı olmakla tehdit edilen tümü batılı ülkenin on Büyükelçisi ile ilgili kriz birkaç gün içinde saman alevi benzeri bir şekilde birden parladı ve söndü.  Aslında krizin temelinde son yıllarda sık sık gördüğümüz gibi iktidarın içeride karşılaştığı sorunlara çözüm bulamayınca dış ilişkilerde bir kriz yaratıp kamuoyunu onunla etkileme arzusu yatıyordu. 

Krizi tetikleyen on ülkenin açıklamasında içerik bakımından yeni bir şey olduğunu söylemek güç.  Hepsi batılı olan, ancak üç tanesi Avrupa Konseyi üyesi olmayan bu ülkeler, Türkiye’ye iş insanı Osman Kavala davasındaki yükümlülüklerini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Kavala’yı serbest bırakma kararını hatırlatmakta ve bu kararın uygulanmasını istemektedir.  Batıdan gelen bu tür talepler yeni değil.  Çeşitli forumlarda ve formatlarda bu talepler AİHM kararının ilk alındığı 2019 yılından bu yana tekrarlanmaktadır.  Avrupalı olmayan ABD, Kanada ve Yeni Zelanda’nın açıklamaya dahil olması Kavala davasının ne kadar büyük ilgi çektiğinin bir işareti sayılmalıdır.  Tabii açıklama bir AB inisyatifi olmadığı için bir çok AB ülkesi buna katılma ihtiyacını duymamış veya çekingen davranmıştır.  Ancak AB’nin bu talebi sık sık, hatta son olarak Ekim ayında çıkan Türkiye raporunda da dile getirdiği bilinmektedir.  Tekerrür eden ve aleni bir şekilde yapılan bu taleplerin iktidarın tepkisine yol açtığına rastlanılmamıştır.

Kimisine göre toplu açıklama rencide edici ve format itibarıyla yanlış olmuştur.  Tabii Türkiye hukukun egemen olduğu, demokratik bir ülke olmuş olsaydı, bu görüş geçerli olabilirdi.  Ancak Türkiye böyle bir ülke olmuş olsaydı, zaten böyle bir açıklamanın yeri olmazdı çünkü Osman Kavala çoktan beri serbest bırakılmış olurdu.  Hukukun egemen olduğu ülkelerde özellikle kişisel hürriyetlerinden mahrum bırakılan kişilerle ilgili AİHM kararları uygulandığı için iş zaten bu noktaya gelmezdi.

Açıklama üzerine Dışişleri Bakanlığı görevini yapmış ve bir karşı açıklama yaparak ve ilgili Büyükelçileri topluca bakanlığa davet ederek tepki göstermiştir.  Karşı açıklama mahkemelerin bağımsızlığı gibi Türkiye’de maalesef artık pek fazla yeri kalmamış hususları dile getirmek suretiyle biraz gerçek üstü olmakla beraber, normal şartlarda konunun o aşamada kapanması beklenirdi. 

Ancak iktidarın iş insanı Osman Kavala söz konusu olduğunda her zaman gösterdiği kızgınlık ve öfke bu sefer de kendini göstermiş ve kapanması beklenen konu birden bire alevlenmiştir.  Cumhurbaşkanı Erdoğan bir değil, iki defa ilgili Büyükelçileri ülkemizde “ağırlama lüksümüz” olmadığını ve Dışişleri Bakanına onların sınır dışı edilmesi talimatını verdiğini söylemiştir.

Kriz o noktada kontrolden çıkmış gibi oldu.  On Büyükelçinin bir anda sınır dışı edilmesi tarihte belki savaş dönemleri hariç görülmemiş bir şey olup, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın savurduğu tehditler bir anda dünya gündeminin üst sırasına oturmuştur.  Ancak o noktadan sonra işler beklenmeyen bir yöne doğru gitmiştir.

Normal şartlarda yönetimin başı Cumhurbaşkanının bir talimatı hele aleni bir şekilde dile getirilmişse, hemen yerine getirilmesi beklenir.  Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili Büyükelçilerle temas ederek kendilerine uygun bir süre vererek ülkeden ayrılmalarını istemesi gerekirdi.  Oysa bu günlerce yapılmadı.  Anlaşıldığı kadar Ankara’da bürokrasi bu beklenmeyen hamlenin şokundan öyle sarsılmış ki nutku tutulmuş.  Nitekim Dışişleri Bakanı’nın ne kendisinden ne de bakanlık personelinden bu konuda günlerce herhangi bir açıklama gelmemiştir.  İlgili ülkeler de Büyükelçilerinin sınır dışı edilmeyi gerektirecek herhangi bir suç işlemediklerini açıklamışlar ve onların arkasında durarak, açıklamayı sahiplenmişlerdir.  Zaten başka türlü olması da beklenemezdi.  Hiçbir Büyükelçi merkezinden destek ve talimat almadan zaten böyle bir işe girişemezdi. 

Dışişleri Bakanlığı’nın kolları sıvayarak yangını söndürecek formüller aramaya koyulduğu anlaşılmaktadır.  Türkiye’nin ekonomik buhran içinde olduğu bir ortamda ekonomik bakımdan bağımlı olduğu bu ülkelerle yeni bir kriz yaratmanın maliyeti herkes tarafından görüldüğü için Dışişleri Bakanlığı böyle durumlarda olması gerektiği gibi yatıştırıcı işlevini yerine getirme yollarını aramıştır.  İşin garipliklerinden biri de bu krizin Milli Savunma Bakanının ABD’li karşıtıyla ülkemize önemli sayıda F16 uçağı satın alma girişiminde olduğu sırada patlak vermiş olmasıydı.  Bir taraftan bu çetrefil müzakere başlatılırken, diğer taraftan ABD Büyükelçisi de sınır dışı edilecekti.  Trajikomik bir durum.

Nitekim bir formül bulundu.  Büyükelçilikler malumun ilamından ibaret olan bir şekilde Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin gereği olan bulundukları ülkenin iç işlerine karışmama ve kanun ile nizamına saygı gösterme yükümlülüklerinin farkında olduklarını ifade eden 2,5 satırlık ve İngilizcesi ile Türkçesi arasında nüans içeren birer açıklama yapmışlardır. Bu açıklamaların hiçbir yerinde Kavala davası ile ilgili yapılan toplu açıklamanın bu yükümlülüğe aykırı olduğunun farkında olduklarına dair bir ibare bulunmamaktadır. Yani özür dileme veya geri adım atma söz konusu değildir.  Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ned Price tersine Kavala açıklamasının Viyana Sözleşmesine aykırı olmadığı görüşünü muhafaza ettiklerini açıklamıştır. İlk açıklamanın Büyükelçiliklerin twitter hesaplarından silinmemiş olması da geri adımın söz konusu olmadığının bir başka işaretidir.

Ancak sözleşme ile ilgili açıklama zaten bir çıkış yolu arayan iktidarı sakinleştirmeye yetmiştir.  Artık alıştığımız şekilde iktidar sözcüleri krizin iktidar için bir zaferle sonuçlandığını, başta ABD olmak üzere 10 ülkenin geri adım atmaya mecbur edildiklerini iddia etmiştir.  Buna inananlar da muhakkak çıkacaktır.  Diğer bu tür hezimetlerden sonra sık sık şahit olduğumuz şekilde konunun 2-3 gün içinde unutturulmaya çalışılacağına şüphe yoktur.

Ancak dış dünya geri adım atan tarafın Türkiye olduğu sonucuna varmıştır.  Dahası yabancı basın Türkiye’ye karşı güvensizliğin daha da arttığını, F16 müzakeresi sonuçlanıp da ABD Kongresine sunulacak bir anlaşma şeklini alırsa dahi bunun orada kabul edilmesinin daha da zorlaştığını, Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu yabancı sermayenin bu ortamda iyice ürkekleşeceğini yazmaktadır.  Batının artık 2023 seçimlerini bekleyip, o zamana kadar yeni bir kriz çıkmadan sabrın sonu selamettir diyeceği anlaşılmaktadır.  Zaten mevcut olan bu temayül iyice kuvvetlenecektir. Dışişleri Bakanı sessizliğini bırakıp konu hakkında doğru olmadığını bildiği iddialarda bulunarak muhatapları gözündeki inandırıcılığını arttırmamıştır.  Belki o da iç kamu oyuna oynamak istemiştir ancak söylediklerinin Büyükelçilikler tarafından merkezlerine iletilmiş olacağının bilincinde olması beklenirdi.  Gerçi onun için önemli olan muhtemelen dışarıdaki inandırıcılığı değil, saray gözündeki itibarıdır.

İçeride ise belki de ilk defa Cumhurbaşkanının bir değil iki defa verdiği aleni talimatın yerine getirilmediği, hatta tersine çevrildiği görülmektedir.  Seçimlerin yaklaştığı dönemde bu tür durumların tekerrür edip etmeyeceğini hep beraber göreceğiz.

Ve tabii kriz bitmedi.  Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 30 Kasım’da Kavala davasından dolayı ülkemize karşı yaptırım konusunu ele almak için toplanacak ve süreci başlatacaktır.  Tabii sürecin her aşamasında durdurulması için Osman Kavala’nın serbest bırakılması ve AİHM kararının eksiksiz uygulanması yeterli olacaktır.  İktidarın aklı selimle hareket ederek, inatlaşmayı bırakıp içine girdiği çıkmazdan geri dönmeyi tercih edeceğini ümit etmek istiyorum.  Aksi takdirde, 1968 yılında o zamanlar Albaylar Cuntasının boyunduruğu altında olan Yunanistan gibi Avrupa Konseyinden çıkmaya mecbur edilmeye veya ihraca kadar gidecek bir sürecin içinde bulunuruz ki iktidarın her şeye rağmen batıya karşı husumetini o noktaya kadar götürmek isteyeceğini sanmıyorum.          

Azerbaycan dönüşü Cumhurbaşkanı Erdoğan AİHM ve Bakanlar Komitesi sürecini izleyip ona göre gereğini yapacaklarını söylemiştir.  Bu iyi bir haber sayılmalı zira kastı Avrupa Konseyinden çekilmek değilse AİHM kararının yerine getirilmesi olmalıdır.  Nitekim Osman Kavala’nın avukatı da verdiği bir demeçte bu ifadeyi o şekilde yorumlamaktadır.  O takdirde sorulması gerekecek soru işlerin böyle bir noktaya gelmeden neden suhuletle çözülmediği olacaktır.  Ancak böyle bir sorunun sorulabileceği  zeminin oluşup oluşmayacağını zaman gösterecektir.

En son İçerik

Merkez Bankası’ndan piyasaya müdahale

Döviz kurundaki aşırı oynaklık sonrası Merkez Bankası'ndan piyasaya müdahale geldi. Konuyla ilgili Merkez Bankası açıklama…

Çalışanını enflasyona ezdirmeyen 10 şirket

Yüksek enflasyon karşısında çalışanlarını korumak için kolları sıvayan şirketlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bazı…

İstanbul’da enflasyon zirvede

İstanbul'da perakende fiyatlar kasım ayında aylık bazda yüzde 4,71, yıllık bazda yüzde 24,05 artış kaydetti.…

Marketlerden poşete zam isteği

Zincir marketlerin poşet fiyatlarına yüzde 100 artış istediği belirtildi. Türk Plastik Sanayicileri Araştırma, Geliştirme ve…

Merkez Bankası kayıp paranın nereye gittiğini açıkladı

Merkez Bankası rezervlerinde yer alan 128 milyar doların nereye harcandığına yönelik kalem açıklaması yapılmamıştı. Konuya…

COP26 + karbon ve su ayak izi + atık yönetimi

Merhaba Sevgili Dostlarım,Bildiğiniz gibi “2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı” yaygın olarak kullanılan adıyla COP26;…