Makaleler

AKP’nin dış politikada U dönüşleri

AKP iktidarının 20 yıllık geçmişine bakıldığında dış politikasında en çok dikkat çeken nokta sürekli olarak meydana gelen U dönüşleridir.

Kasım 2002 seçimlerini kazanan AKP’nin Genel Başkanı Erdoğan yasaklı olması nedeniyle başbakan atanamamış, buna rağmen ondan önce hiçbir liderin yapmadığı şekilde AB ülkelerinin turuna çıkmıştı. Resmi sıfatı olmamasına karşın, hem fiziki güç açısından, hem de yönettiği hükümet bakımından tamamen yıpranmış olan Bülent Ecevit’in yerine dinamik, sağlıklı, nispeten genç ve açık fikirli bir lider olarak muhataplarını etkilemişti.  Ziyaret ettiği AB ülkelerinde hem dış siyasette, hem içeride değişiklikler ve önemli reformlar yapma iradesini dile getirmişti. Birkaç yıldır Ecevit’in bozulan sağlık durumu, buna rağmen iktidarı bırakmamaktaki inadı ve ortak hedefleri pek olmayan partilerden oluşan koalisyon hükümetinin insicam içinde hareket edememesi nedeniyle kilitlenmiş olan reform sürecinin yeniden canlandırılması ihtimali, dış politikada ve özellikle Kıbrıs sorununda yeni inisiyatifler alınacağı mesajının verilmesi  muhatapları tarafından çok iyi karşılanmıştı.  Gerçi bu reformlara AKP’nin kendi bekası için ihtiyacı olduğunu gören ve dile getiren yabancı gözlemciler az değildi. Yine de Türkiye’ye olumlu bir bakışın ortaya çıkmasına yol açmıştı.  Nitekim o dönemde sık sık dile getirilen “komşularla sıfır sorun” söylemi yeni bir devrin başladığının işareti olarak görüldü.

Bu dönem 7-8 yıl sürdü.  O sırada AB üyelik adaylığı ciddiye alınmış, o istikamette birçok reform yapılmış, ancak geç kalındığı için Kıbrıs sorunu çözülmeden adanın AB üyeliği engellenememişti.  Bu sonucun ortaya çıkmasında kanaatimce AKP iktidarından ziyade, Kıbrıs sorununu çözme iradesine sahip olmayan önceki koalisyon hükümetinin sorumluluğu büyüktür.  AKP iktidara geldiğinde iş işten geçmiş, Kıbrıs’ın AB’ye katılma müzakereleri sonuçlanmak üzereydi.  Koalisyon hükümeti Annan Planını kabul etmiş olsaydı, bu plan Kıbrıs’ın AB’ye katılma antlaşmasının ayrılmaz parçası olacak ve Rumlar tarafından reddi mümkün olmayacaktı.

Kıbrıs sorunu çözülmeden adanın AB’ye girmesi Türkiye ile ilişkileri kısa zamanda zehirlemişti.  Bunu gören AKP, ilk U dönüşünü o zaman yapmaya başladı.  2010’dan itibaren reformlar askıya alınmış, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi AB ilişkilerinde en azından adaylık aşamasında vazgeçilmez olan değerler yavaş yavaş hasır altı edilmiş, tek adam rejiminin tohumları atılmış, dış politikada da batıdan uzaklaşma, Rusya ile yakınlaşma, Orta Doğu’da siyasal İslamcı Müslüman Kardeşlerin hamiliği ve Sünnilerin liderliği iddiaları dönemi başlamıştı.

Komşularla sıfır sorun doktrininin anlamsızlığı o zaman görülmeye başladı.  Zaten bu söylemin ortaya atılması bile onu ortaya atanların dış politika hakkında fazla bir fikirleri olmadığını göstermektedir. Sorunların çözümü iki tarafın rızasını ve işbirliğini veya bir tarafın -yani Türkiye- taleplerinden vazgeçmesini gerektirir. Tabiatıyla bu gerçekleşemedi ve söylem alay konusu oldu.

2009’dan sonraki dönemde, Türkiye dış dünya tarafından saldırgan ve revizyonist bir politika uygulayan ülke olarak görülmeye başladı.  Müzakere ve uzlaşı yerine her tarafta tek taraflı iddialara öncelik verildi.  Doğu Akdeniz’de sular ısıtıldı. Libya ile hukuka uygunluğu tartışılır bir deniz alanlarını sınırlandırılma anlaşması yapıldı.  İhtilaflı sularda uzlaşı aramaksızın araştırma faaliyetlerine gayet gürültülü bir şekilde girişildi, başka ülkelere ait gemilerin faaliyetlerine müdahale edildi.  Sınır aşırı askeri faaliyetlere hız verildi.  Türk askeri bir çok komşu ülke ve Kuzey Afrika’da mevcudiyet göstermeye başladı, ülkemiz özellikle Libya’daki iç savaşa müdahil oldu.  Doğu Afrika’da da benzer rollere soyundu.  Sık sık eleştirdiği Batılı “emperyalist”    ülkelerinkine benzer bir rol oynamaya başladı.

Ancak son zamanlarda bu dönemin de sanki kapanmakta olduğuna ve yeni bir sayfanın açılacağına ilişkin işaretler ortaya çıktığını görüyoruz.  Bunların arasında en fazla dikkatimi çekenleri şöyle özetlemek mümkün:

  1. Rusya ile ilişkilerde ciddi bir soğuma dönemi var. Kırım’ın 2014 yılında Rusya’nın işgalini tanımamış olmakla beraber, Türkiye itirazlarını çok güçlü bir şekilde dile getirmiyor, Rusya’yı idare ediyordu. Bu politikanın son zamanlarda keskin bir değişikliğe uğradığı açık.  Örneğin, bundan birkaç hafta önce Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın düzenlediği Kırım toplantısına Türkiye Dışişleri Bakanı düzeyinde katıldı.  Oysa, ABD, Fransa ve Almanya daha düşük düzeyde temsil edilmek suretiyle bu toplantıya karşı mesafeli davranmışlardır. Kırım’ın işgalini onlar da tanımıyorlar ama Ukrayna’nın yanında aktif rol almak istemiyorlar.  Diğer taraftan S400 konusunun da unutturulmaya çalışıldığı, ikinci partinin yakında teslim edileceğine ilişkin Rus açıklamalarının Türk makamları tarafından inkarı ile anlaşıldı.  Tabiatıyla bu keskin virajın bir bedeli olacaktır.
  2. ABD ile bozulmuş olan ilişkilerin düzeltilmesi yolunda ciddi bir gayret harcandığı görülüyor.  Afganistan’da eski rejim çökmeden önce Kabil havaalanını yönetimi ve güvenliğinin Türkiye tarafından sağlanması yolunda ABD ile yapılan pazarlığın amacının bu olduğu açıktır.  S400 sorununa çözüm olarak ABD Patriot füzelerinin tedariki konusunun Dışişleri Bakanı tarafından gündeme getirilmesi de şüphesiz bu iradenin başka bir işaretidir.  Ancak, ABD ile F35, Halkbank, SBK vs gibi sorunlar o kadar çok ki bunların çözülmesi kolay değildir.
  3. AB ile de bir yumuşama yoluna gidildiği görülmektedir. Doğu Akdeniz’de bu mevsimde herhangi tek taraflı bir araştırma yoluna gidilmemiş, Mavi Vatan doktrininden artık bahsedilmez olmuştur. Libya anlaşması gündemden düşmüştür.  Tabii 1974 Barış Harekatının yıldönümünde ateşli beyanatlar verilmiş, ancak bunların arkası gelmemiştir.  Rum lider Anastasiades’in iki devletli tezi destekleyen Kıbrıs Türklerinin elindeki Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportlarının iptal edileceği yolundaki tehdidi, bu pasaportlar olmadan seyahat etmeleri çok güç olan Kıbrıs Türklerini haklı bir endişeye sevk etmiş olması muhtemeldir. Ancak AB ile ilişkilerin yola girmesi çok kolay olmayacaktır.
  4. Orta Doğu ülkeleriyle de yeni bir sayfa açma teşebbüsünde bulunulduğu görülmektedir.  Son zamanlarda iktidarın Müslüman Kardeş sevdasıyla yıllardır gerek Mısır, gerek Birleşik Arap Emirlikleriyle bozulmuş olan ilişkilerini düzeltmek için gayret harcadığı görülmektedir. Ancak karşı tarafın acele etmediği izlenimi edinilmektedir.

AKP iktidarının son yirmi yılda dış politikada sık sık istikamet değiştirmesi tabiatıyla muhataplarının tereddüdüne yol açmaktadır.  Ülkelerin dış ilişkilerini şartlara göre uyarlamaları ve bu şartlar değiştikçe bazı düzeltmelere gitmeleri normaldir.  Ancak AKP’nin yaptığı bundan çok farklıdır.  Yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi değişiklikler topyekûn bir şekilde yapılmakta, kısa ve uzun vadede ne gibi sonuçları olabileceğinin sanki düşünülmediği izlenimi verilmektedir.

Örneğin, Rusya ile ilişkilerin bozulmasının şüphesiz Kafkaslarda ve Suriye’de bir karşılığı olacaktır. Türkiye’nin geçen yılki Azerbaycan-Ermenistan savaşında Azerilere verdiği ve neticeyi değiştiren önemli askeri desteğe rağmen savaş sonrası kurulan düzende yer almadığı, Rusya tarafından dışlandığı görülmektedir.  Suriye’de son günlerde tekrar ısınmaya başlayan sular da hayra alamet değildir.  Yıllardır orada devam etmekte olan Rusya ile zoraki iş birliğinin ilişkilerin bozulmasından yara alması muhtemeldir.

ABD ile ilişkilerin düzeltilmesindeki güçlüklere değindim.  AB ile de mülteci sorununa indirgenmiş olan ilişkilerde de kalıcı bir düzelme sadece Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de statükonun devamı ile sağlanamaz.  Daha aktif adımlar atılması gerekmektedir.  Ancak bu iktidara karşı olan güvenin tamamen kaybolmuş olması eski günlere dönüşü güçleştirmektedir.

Son yapılan U dönüşü birçok bakımdan takdire şayandır.  En azından daha gerçekçi bir çizgiye doğru gidildiğini göstermesi olumludur.  Ancak bu U dönüşü de arzu edilen neticeyi vermezse yeniden saldırgan bir söyleme ve icraata geçilecek mi sorusu şüphesiz iktidarın muhataplarınca sorulmaktadır.

Tabii bütün bunlar olurken Parlamento içi muhalefetin sessizliği dikkat çekmektedir.  İktidarın milliyetçi söylemi had safhada iken onu hiç değilse zımnen destekleyen muhalefetin bu yeni U dönüşü karşısında sessizliğini bozmaması en azından şaşırtıcıdır.   

En son İçerik

Dönmez: Yer altı doğal gaz depolarımızın 4’te 3’ünü doldurduk

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, "Yer altı doğal gaz depolarımızın 4'te 3'ünü doldurduk.…

Rusya’dan güçlü faiz artışı

Rusya Merkez Bankası politika faizinde beklentilerin üzerinde bir artışa imza attı. Banka politika faizini yüzde…

İnstagram’da en çok takipçiye sahip 10 Türk üniversitesi

Üniversitelerin sosyal medya hesapları mevcut öğrencileri ve aday öğrenciler tarafından yoğun bir şekilde takip edilmekte.…

AB uzun bir aradan sonra “ılımlı” Türkiye raporunu açıkladı

Türkiye’nin ekonomik krizden hızlı bir şekilde çıktığını belirten raporda ekonominin işleyişiyle ilgili ciddi endişelerin devam…

HSBC dolar tahminini yükseltti

HSBC yıl sonu dolar/TL tahminini 8,65'ten 9,80'e yükseltti. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın beklentileri aşan faiz…

Biden 2022’yi işaret etti

Joe Biden, benzin fiyatlarının 2022 yılına girerken yüksek kalmaya devam edeceğini fakat 2022 yılında düşmeye…