Makaleler

Din ve dış siyaset

Bizde çok yaygın olan bir kanaate göre, din her zaman dış ilişkilerde etkin bir rol oynamıştır.  Haçlı seferlerini Hıristiyan ile Müslüman arasında bir mücadele olarak addetmeye alışmışızdır.  Tabiatıyla ilk bakışta bunda önemli bir doğruluk payı vardır.  Nihayet ilk haçlı seferleri Hıristiyanlık için kutsal topraklar addedilen Filistin, Kudüs, bugünkü Urfa gibi yerleri Arap ve Türk Müslümanlardan kurtarmak için düzenlenmiştir.  Ancak daha yakından incelendiğinde tarih bu basite indirgenmiş tezin gerisinde farklı gerçekler olduğunu göstermektedir.  Filistin’i ele geçiren Haçlılar bir süre sonra birbirlerine girmişler, kendi aralarındaki savaşlarda da bölgedeki Arap, Türk ve Kürt Müslüman hükümdarlarla işbirliği yapmışlardır.  Aynı şekilde Müslüman hükümdarlar da kendi aralarındaki ihtilaflarda Haçlıların desteğini aramaktan çekinmemişlerdir. Ayrıca 1204-1205 yıllarında düzenlenen Dördüncü Haçlı Seferinin neticesinde Bizans onlar tarafından ele geçirilmiş, şehir yağmalanmış ve Bizans İmparatorluğunun yerine sadece 57 yıl dayanabilen ve toprakları bugünkü İstanbul ve Marmara denizinin ötesine gidemeyen bir Latin İmparatorluğu kurulmuştur.  Bu macera Bizansın yeniden ayağa kalkmasını engellemiş ve iki yüz elli yıl sonra fethi kolaylaştırmıştır. Oysa Haçlılar yola çıktıklarında hedef yine Filistin’di.  Bizans, basit bir borç tahsili operasyonu sonucunda Haçlılar tarafından ele geçirilmişti.

Orta Çağlarda ve özellikle daha sonra Protestan mezheplerin Katoliklikten ayrılması döneminde din savaşları Avrupa’da çok yaygındı.  Hükümdarlar kendi din ve mezheplerini yaymaya çalışırlar, ittifaklarını mensup oldukları dine göre belirlerlerdi.  Ancak bunun da sınırı belliydi.  Örneğin Katolik Fransa asırlar boyunca yine Katolik Avusturya’ya karşı Osmanlının desteğini aramakta ve kullanmakta sıkıntı çekmemiştir.

Modern çağlarda Batı dünyasında din dış ilişkilerde bir faktör olmaktan çıkmıştır.  Avrupa’lılar özellikle Birinci Dünya Savaşında birbiriyle savaşırken aynı Tanrıya dua etmişler, birbirlerini öldürürken “Tanrı bizimle” diye bağırmışlardır.  Tanrı savaşlara müdahil oluyorsa kimden yana olduğunu anlamak da çok kolay değildir. 

Aslında Osmanlı İmparatorluğu da İstanbul’un fethinden sonra dış ilişkilerinde din faktörüne pek ağırlık vermemiştir. Hatta fetihten önce Bizans İmparatorlarıyla ittifaklar bile kurulmuştu.   Hilafet 1517 yılında Osmanlı Hanedanı tarafından ele geçirilmiş ama sonraki padişahlar bu yeni sıfatı kullanma ihtiyacını uzun süre duymamıştır. Kendi dış ilişkilerinde de herhangi diğer Avrupa hükümdarları gibi hareket etmişler, ittifak arayışlarında İslam dinini yüceltmek gibi bir hedef gütmemişlerdir. Batılı devletler de Osmanlıya bakışlarında din faktörünü kenara bırakıp, stratejik önceliklere önem vermişlerdir.  Örneğin, Mısır Hıdivi Mehmet Ali Paşa Padişaha baş kaldırıp 1833 yılında orduları Konya’ya kadar geldiğinde, onu geri çekilmeye mecbur eden Avrupa devletleri olmuştur.  Padişah onların desteğini istemekten çekinmemişti.  Yirmi yıl sonra Kırım Savaşı patladığında İngiltere ve Fransa saldırgan Hıristiyan Rusya’ya karşı, Müslüman Osmanlı için savaşmışlardır. 19uncu yüzyılın sonuna kadar da Rusya’nın Osmanlıyı yok etmesini ve İstanbul’u ele geçirmesini engellemişlerdir. 

Hilafetin faydalı bir rolü olabileceği Hicaz demiryolunun 1880’lı yıllarda inşası sırasında   düşünülmüş ve hacıları Mekke’ye taşıyacak bu demiryolunun finansmanı için özellikle Hint Müslümanlarına müracaat edilmiştir.  Birinci Dünya Savaşı patladığında Almanya, Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan gibi Hıristiyan ülkelerle ittifak halinde olan Osmanlı İmparatorluğu bu ittifakın yarattığı tezata bakmaksızın yine Hıristiyan olan hasım ülkelere karşı hiçbir etkisi olmayan bir cihat ilan etmiştir.  Cihat fikrinin konunun inceliklerine pek vakıf olmayan Almanlar tarafından önerildiği bilinmektedir.

Dolayısıyla Cumhuriyet kurulduğunda geçmiş tecrübelerin ışığında din faktörü dış politikanın dışında tutulmuştur.  Zaten Atatürk devrimleri dini referansları kademeli olarak devlet yönetiminden, anayasadan ve kanunlardan çıkartılmasını sağlamıştı. Ayrıca o tarihlerde Türkiye dışında tam bağımsız başka Müslüman ülke bulunmaması dinin dış politikada bir etken olmasını engellemekteydi. Sonraki yıllarda Müslüman ülkeler çoğalmış ama Türkiye’nin yönetim yapısının dini devlet işlerinden uzak tuttuğu için dini referanslar dış ilişkilerde ön plana çıkmamıştır.  1969 yılında kurulan İslam Konferansı Teşkilatına karşı da Türkiye mesafeli davranmıştır.

Bugünkü yönetimin ise konuya çok farklı bir şekilde baktığı malumdur.  Gerçi 12 Eylül 1980 darbesi ile başlayan Türkiye’deki kademeli İslamlaşma hareketinin neticesinde Türkiye İslam dünyasına ve özellikle İslam Konferansına daha fazla yaklaşmaya başlamışsa da ön plana çıkmaya kalkmamıştır.  Örneğin, İran-Irak savaşı gibi Müslümanlar arasındaki mücadelelerde taraf tutmamış, eşit mesafe muhafaza etmeye çalışmıştır.

Bu mesafeli politika AKP iktidarı kurulduktan ve özellikle yönetimi tamamen ele geçirdikten sonra hızla değişmiştir.  Dini referanslar içeride arttıkça dış ilişkilerde de gittikçe önemli bir yer almaya başlamıştır.  İktidar Müslümanların ve özellikle Sünnilerin liderliğine soyunmaya başlamış, dış politikaya gitgide dinci bir hüviyet vermiş, Batı değerlerinden hızla uzaklaşmaya başlamıştır. Tabii bu siyasetin istisnaları da yok değildi. Örneğin, Çin Uygurlarına yapılan eziyeti 2009 yılında soykırım olarak niteleyen iktidar, daha sonraki yıllarda Çin’i kızdırma endişesiyle Uygur sorunundan uzaklaşmıştır.

Çeşitli nedenlerle Batı ülkeleriyle bozulan ilişkilerin Müslüman dünya ile telafi edileceğini düşünen iktidar kısa zamanda hüsrana uğramıştır. Başta Arap ülkeleri olmak üzere Orta Asya ve Güney Doğu Asya’daki Müslüman ülkeler Türkiye’nin bu önder rolüne soyunmasına karşı çıkmıştır. Ayrıca Müslüman ülkeler arasındaki ihtilaflar ve iç kargaşalıklar neticesinde 21 inci yüzyılda en büyük katliamların Müslümanlar arasında meydana geldiği ve din uğruna yapıldığı gerçeği karşısında iktidarın hevesi kursağında kalmıştır.  İktidarın siyasal İslamcı Müslüman kardeşlere verdiği açık destek, onları tehlikeli hasım olarak gören Mısır, BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelerle uzun süreden beri devam eden soğukluklara yol açmıştır.  Bu soğukluklar hem Doğu Akdeniz’de, hem Orta Doğu’da zemin kaybına hem de iktidarın ağzından düşürmediği dini söylemden rahatsız olan Batı ülkeleriyle ilişkilerinin bozulmasında önemli katkıda bulunmuştur.

Bunun son örneğini Afganistan’da gördük. İktidar büyük bir safdillikle ülkemizin nüfusunun nerede ise tamamının Müslüman olmasının Taliban idaresinin kapılarını açacağına inanmış ve bu yolda her zaman çok önem verdiği mümkün olduğu kadar çok ülkede  ciddi askeri bir mevcudiyet muhafaza politikasını Afganistan’da sürdürebileceğini sanmıştı.  Oysa Taliban için Türkiye Müslüman olabilir ancak NATO üyesidir ve 20 yıl boyunca orada konuşlanan küçük çaptaki Türk birliği NATO bayrağı altında görev yapmıştır.  Muharebelere karışmamış olması Talibanın gözünde Türk birliğine özel bir konum verilmesi için yeterli sebep olmamış ve diğer yabancı kuvvetlerle birlikte ülkeden ayrılması istenmiştir.  Talibanın İslam anlayışının bizdekinden farklı olmadığı yolundaki ve Türkiye’deki birçok insanı ciddi bir şekilde rahatsız eden söylem ortada kalmıştır. Afganistan fiyaskosundan sonra dış politikada daha önce de izleri görülen virajın keskinleşmeye başladığı izlenimi doğmaya başlamıştır.  İktidarın Afganistan’da aradığını bulamamış olması, Müslüman Kardeş sevdasından dolayı arasının açıldığı Arap ülkeleriyle ilişkilerini düzeltmeye çalıştığı zamana rastlamıştır.  Gerek Mısır, gerek BAE ile son günlerde görülen diyalog arayışlarının amacı buydu.  İstanbul’da yerleşik Müslüman Kardeş yayın organlarının dizginlendiği, hatta örgütün Türkiye’ye sığınan bazı mensuplarının ülkeyi terk etmeye mecbur edildiği anlaşılmaktadır. Ancak yılların hatalarının çok kısa zamanda telafi edileceğini sanmak yanlış olur.  Ayrıca alışılmış olan yanlış söylemin kolaylıkla düzeltilmesi de mümkün değildir.

En son İçerik

Dünyada gıda fiyatları gündemden düşmüyor

Artan gıda fiyatları tüm dünyada hükümetlerin gündeminde ilk sıralara yükseliyor. Gıda maliyetlerinin hane halkı harcamalarında…

Petrol azalan stoklardan destek buldu

Petrol fiyatları, ABD özel sektör verisinin stoklarda azalamaya işaret etmesiyle yükseldi. Petrol fiyatları, ABD özel…

BİM İcra Kurulu Üyesi Galip Aykaç artan süt ve peynir fiyatlarına yönelik açıklama yaptı

Gıda fiyatlarındaki fahiş fiyat artışlarını değerlendiren BİM İcra Kurulu Üyesi Galip Aykaç, Ankara'daki yetkililerin "Ne…

Asya borsaları geriledi

Asya Pasifik hisse senetleri satış ağırlıklı bir seyir izliyor. Asya Pasifik Bölgesi'nde hisse senetleri Çarşamba…

Dünyanın en etkileyici 10 metro istasyonu

Metrolar günümüz kentlerinin en önemli ulaşım araçları. Yüz yılı aşkın bir süredir büyük kentlerde kullanılan…

İnsan doğmak insan olmak

İnsan doğmak ve insan olmak. Biri malum doğuştan, diğeri peki? İşte o sonradan olunan bir…