Makaleler

İslam ve demokrasi

Irak diktatörü Saddam Hüseyin’in ABD önderliğindeki koalisyon tarafından 2003 yılında devrilmesinden ve özellikle 2011 yılında Tunus, Libya ve Mısır’da meydana gelen, Arap Baharı olarak adlandırılan rejim değişikliklerinden sonra Arap dünyasında tarihte ilk defa olarak demokrasi ve hukuka dayalı iktidarlar kurulacağı beklentisi oluşmuştu.

Bu beklentiler maalesef gerçekleşmemiştir. Mısır’da yapılan serbest seçimler Müslüman Kardeşler tarafından kazanılmış, ancak yeni yönetimin demokrasi ve hukuk gibi bir önceliğinin olmadığı kısa zamanda ortaya çıkmış, geniş bir halk hareketinin tetiklediği askeri darbe ile Mısır yeniden silahlı kuvvetlerden çıkan bir otokratın yönetimine geçmiştir.  Daha önce Irak’ta serbest seçimler düzenlenebilmiş ancak ülkenin dini ve etnik ayrılıklardan dolayı bir bütün teşkil edememesi istikrarlı bir rejime sahip olmasını engellemiştir.  Libya’da da aynı şekilde diktatörün devrilmesi demokratik yönetime değil, iç savaşa kapıyı açmıştır.

Bu dönemde demokrasiye en fazla yaklaşan ülke Tunus olmuştur.  Müslüman Kardeşlerin bir kolu olan Nahda partisi serbest seçimlerden en büyük parti olarak çıkmış fakat iktidarı tek başına alacak güce sahip olmamıştır. Ülkenin temel sorunlarına çözüm getirememesi, yolsuzluğu dizginleyememesi gibi sebeplerden dolayı müteakip seçimlerde güç kaybetmiş, nihayet 2019 yılında siyaset dışından gelerek Cumhurbaşkanı seçilen Sait Kaesi bundan birkaç hafta önce Meclisi askıya alarak yönetime tam anlamıyla el koymuş ve ülkenin demokrasi tecrübesini en azından şimdilik sonlandırmıştır.

Ülkemiz dahil hiçbir Müslüman nüfuslu ülkenin istikrarlı bir demokratik yapıya sahip olamaması haliyle İslam ile demokrasinin ne ölçüde uyuşabileceği sorusunu tekrar gündeme getirmiştir.  Son günlerde Afganistan’da meydana gelen gelişmeler tartışmayı daha da alevlendirmiştir.  Afganistan’da yönetimi beklenmedik bir süratle ele geçiren Taliban liderliğinin ülkeyi demokrasiyle değil, şeriata uygun bir şekilde idare edeceğini ilan etmesi, kadın hakları başta olmak üzere temel hak ve hürriyetleri hasır altı etmeye hazırlanması soruyu daha da güncel hale getirmiştir.

Haliyle şeriatı yol gösterici olarak ilan eden bir yönetimin demokrasi ile işi olamaz.  Demokrasinin amacı ülkenin hukuka ve halkın tercihlerine uygun bir şekilde yönetilmesidir.  Tabiatıyla amaç çoğunluğun mutlak yönetimi değil, azınlığın da haklarının korunması olmalıdır.  Demokratik ülkelerde kanunlar halkın tercihlerini günün koşullarına uyarak yansıtır ve dini referanslarla değil, modern toplumların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kaleme alınır.

Oysa Taliban ve onun kökünde bulunan Müslüman kardeşler bu tür amaçlardan çok uzaktır.  Özellikle Taliban şeriatın harfiyen uygulanmasını, kadınların asgari düzeyde eğitildikten sonra erkeklere tamamen tabi bir şekilde yaşamasını öngörmekte, ceza hukukunda da 1500 yıl önce vazedilmiş bir takım iptidai kurallara bağlılıklarını yenilemektedir.  Bazılarına göre Taliban ABD önderliğindeki koalisyon tarafından 2001 yılında iktidardan kovulduktan sonra geçen yirmi yıl içinde değişmiş ise de, şimdiki halde bu inancı haklı gösterecek işaretlere rastlandığı söylenemez.

Ancak Taliban kadar aşırı olmasa da, Müslüman Kardeşler felsefesinin de demokrasiden çok uzak olduğu açıktır.  Mısır’da dile getirilen “Her vatandaşa bir oy, bir defa” sloganı çok özet bir şekilde niyetin ne olduğunu gösteriyor. İktidar bir defa alındı mı bırakılmayacak, serbest seçimler sadece iktidarı ele geçirmek için bir vasıta teşkil edecek, bu hedefe ulaşıldıktan sonra geri dönüşü engellemek için her türlü tedbire başvurmak mubah sayılacaktır.

Gerçekten de kanunların ve yönetimin temelinde şeriatın yer alacağı ilkesi kabul edildikten ve ülkenin ona uygun bir şekilde yönetileceği kararlaştırıldıktan sonra halkın görüşünü almanın çok fazla bir anlamı kalmamaktadır.  Önemli olan şeriatı bilmek ve onu uygulamak ise haliyle İran’da gördüğümüz şekilde din adamların yönetimin en üst kademesinde yer alması çok şaşırtıcı değildir.  Nitekim, İran’da Cumhurbaşkanları dört yılda bir seçilmekle beraber, esas yetkiler kaydı hayat şartıyla seçilen dini liderdedir. Hatta kimlerin Cumhurbaşkanlığına ve Meclis üyeliğine aday olabileceğine en son aşamada o karar vermektedir.

Bu tür bir anlayışla modern devlet idare edilemeyeceği açıktır.  Nitekim, hiçbir Müslüman ülkenin ekonomik kalkınmasını yola soktuğu, nüfusuna temel hak ve hürriyetler sağladığı, teknolojisini geliştirdiği görülmemiştir. Müslüman ülkeler arasında zengin olanlar, tabii kaynaklarının genelde başkaları tarafından çıkartılması ve işletilmesinden elde ettikleri servet sayesinde o noktaya gelmişlerdir.

Ülkemiz, uzun bir müddet diğer Müslüman ülkelerden ayrışmıştı. Din ile devlet arasındaki ilişkiler Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren laiklikten ziyade, dinin devlet tarafından kontrol edildiği bir yapıya dayandırılmışsa da hukuk ve temel ilkeler alanında dini referanslar saf dışı bırakılmıştır.  O bakımdan ülkemiz Batı uygarlığına yakın görünmekteydi.  Nitekim, İslam Konferansı 1969’da kurulduğunda Türkiye laikliğini ön plana çıkaran bir rezervle üyeliği kabul etmiş, bir süre bu örgüte mesafeli davranmış, toplantılarına üst düzeyde katılmaktan kaçınmıştır.

Bugün o noktadan bir hayli uzağız.  Her gün biraz daha uzaklaşıyoruz.  Halkımızdan da bu konuda bir tepkiyle karşılaştığımız söylenemez.

Hiçbir Müslüman ülke demokrasiyle yönetilmediği ve bunun nedeni şeriatın gerçek Müslümanlar için tek yol gösterici olması ise, batı ülkelerinin bu sorunu ne şekilde çözdükleri sorusu da sorulabilir.

Kanaatimce bu sorunun cevabı Hıristiyan ile Müslüman dinlerin evrimleri arasındaki farkta yatıyor. Şöyle ki Hıristiyan dini İsa’dan sonraki ilk üç yüzyılda Roma İmparatorluğu yani devlet ile mücadele eden, devlet tarafından ezilen bir konumdaydı.  Dinin yayılması devlete karşı ve ona rağmen gerçekleştiği için “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrının hakkı Tanrıya” ilkesi yerleşebilmişti. Laikliğin, yani din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının temelinde bu ilke yatmaktadır. Tabiatıyla laikliğin yerleşmesi yüzyıllar sürmüş, hala da her Hıristiyan nüfuslu ülkede tam olarak gerçekleştiği söylenemez.  En azından çağımızda kafalarda yer aldığı ve dini referansların artık siyasetin neredeyse tamamen dışına çıktığı söylenebilir.

İslam’ın gelişmesinin tamamen farklı olduğunu hatırlatmaya gerek yok.  Hıristiyanlıktan farklı olarak İslam ilk halifelerden itibaren devlet dini olmuştur.  Halife en azından ilk dönemlerde hem dini lider, hem devletin yöneticisiydi.  Dolayısıyla dinin şekillendiği dönemde din işleri ile devlet işlerini birbirinden ayırmaya gerek yoktu. Zaten Müslümanlar, Müslümanlar tarafından yönetilen ülkelerde yaşıyorlardı. Bir Müslüman topluluğun Hıristiyanların yönetimine geçmesi ilk defa Kırım 1760’lı yıllarda Rusya’ya geçtiğinde yani peygamberden 1100 sene sonra gerçekleşmiştir.

Bu kısa ve muhakkak eksiklerle dolu analiz özetle İslam ve laikliğin, dolayısıyla da demokrasinin neden bağdaşmadıklarını gösteriyor.  Bir Müslüman ülkenin gerçekten demokratik olabilmesi için siyasetin dini referanslardan tamamıyla arındırılması, din ile devlet işlerinin birbirlerinden tamamen ayrılması gerekmektedir.

Bunu şimdiye kadar hiçbir Müslüman ülke başaramadığı gibi, gerçekten denediği de söylenemez.  Buna en fazla yaklaşan Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ülkemizi yönetenler demokrasi arayışında değillerdi.  Batı medeniyetine yaklaşmayı hedeflemekle beraber, batı ülkelerinde olduğunun aksine dini devletten ayırmayı düşünmemişlerdi.  Belki de devlet elini dinden çektiği takdirde dinin kimlerin eline düşeceğinden duydukları endişeden dolayı bu şekilde hareket etmiş olabilirler.  Pek haksız da sayılmazlar.

Neticede, başta Türkiye olmak üzere Müslüman ülkelerde demokrasinin vazgeçilmez şartı olan din ile devlet işlerinin kesin bir şekilde birbirlerinden ayrılması kolaylıkla gerçekleşeceğe benzemiyor.  Tersine Arap dünyası ile Müslüman ülkelerde bunun aksi istikametine gidildiğini görüyoruz.  Demokrasi kök salmadıkça da ne ekonomik kalkınma, ne refah, ne hukuk, ne barış gelecektir.  Bunun idrak edilmesi acaba kaç yüzyıl alacaktır?  Bence şu anda yeryüzünde yaşayanların hiçbiri bunu görmeyecektir.             

En son İçerik

Yoksulluk sınırı 1837 TL arttı

Açıklanan Kamu-Ar verilerine göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı eylülde 39 lira artarak 3…

Merkez Bankası faiz indirdi

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) politika faizini 100 baz puan indirerek yüzde 18 seviyesine çekti.…

Bill Gates temiz enerji için 1 milyar dolar topladı

Bill Gates tarafından 2016’da kurulan Breakthrough Enerji, Microsoft, BlackRock, Bank of America ve ArcelorMittal’ın da…

ISK-Sodex 2021’de tasarruf, çevre duyarlılığı ve enerji verimliliği öne çıkacak

İklimlendirme sektörünün yenilikçi ve öncü markası Erensan bu yıl 11’incisi düzenlenecek olan sektörün en büyük…

Airbus, uçan taksi CityAirbusı tanıttı

Dünyanın en büyük havacılık şirketlerinden biri olan Airbus, Kentsel Hava Taşımacılığı (Urban Air Mobility-UAM) pazarına…

Frida Kahlo’nun otoportresinin satışında beklenti 30 milyon doların üzerinde

Frida Kahlo'nun otoportresinin, bu yıl New York'ta müzayedeye çıktığında rekor kırması bekleniyor. İngiltere merkezli Sotheby's…