İltica sorunu kendini tarih boyunca göstermiştir.  Bugün Hollanda ve Almanya’da soyadları Fontaine, De Maizière gibi Fransız kökenli olan insanlara sık rastlanır.  Bunlar Katolik baskısından ve din savaşlarından 16 ve 17inci yüzyıllarda Fransa’dan kaçanların torunlarıdır.  Başta İngiltere olmak üzere din taassubundan kaçmış aileler ABD’yi ilk kuranlar arasında yer almıştır.  New York limanının girişindeki Hürriyet heykeli tüm dünyada eziyetten kaçan insanların anısına Fransa tarafından dikilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu iltica sorununa yabancı değildi.  19’uncu yüzyılda Rus zulmünden kaçan Macar ve Polonyalı mültecilere melce olmuştur.  Bugünkü Polonezköy’de onların torunları hala yaşamaktadır. İmparatorluk çöktükçe Balkan ve Kafkaslardan büyük sayıda Müslümanlar İstanbul ve Anadolu’ya, hatta o zamanlar Osmanlı toprağı olan bugünkü Ürdün’e göç etmişlerdir. 

20’inci yüzyılda Avrupa’da başlayıp tüm dünyayı  kasıp kavuran savaşlar ve onların sonucu olarak meydana gelen ihtilaller ve rejim değişiklikleri daha önce görülmemiş mülteci hareketlerine yol açtı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler tarafından devralınan Milletler Cemiyeti Mülteciler Yüksek Komiserliği Sovyet devriminden kaçan mültecilere yardımla başlamış, hatta İstiklal Savaşımızdan sonra yapılan Türk-Yunan Mübadele Anlaşması gereğince yerleri değiştirilen insanların göçüne yardımcı olmuştur.

Daha sonraki dönemde İspanya iç savaşını kaybeden 100 binlerce Cumhuriyetçinin 1939’da başta Fransa olmak üzere diğer Avrupa ülkelerine ve Amerika kıtasına iltica ettiğini, aynı şekilde Nazi Almanya’sından kaçan Musevilerin de tüm dünyaya yayıldığını görüyoruz. Kültürleri itibarıyla kolayca asimile edilebilecek insanlar olmalarına rağmen gittikleri ülkelerde her zaman iyi karşılandıkları söylenemez.

1950’li yıllardan itibaren iltica sorunu Avrupa’dan üçüncü dünyaya kaymıştır.  Bunun istisnaları 1956 yılında Sovyetlerin bastırdığı Macaristan, 1968 yılında da Çekoslovakya ayaklanmaları sonrasında ülkelerinden kaçan yüzbinlerce insanın yerleştirilmesi olmuştur.  1974 Kıbrıs harekatından sonra da adanın iki tarafı arasında daha ufak çapta da olsa nüfus mübadelesi olmuştur. 1984’te Bulgaristan komünist idaresinden kaçan Türkler kolaylıkla ülkemiz şartlarına intibak etmiş, hatta rejim değişikliği sonrasında bir kısmı ülkelerine bile geri dönmüşler, kalanlar ise Bulgaristan AB üyesi olduktan sonra vatandaşlıklarını muhafaza etmeye veya geri almaya özen göstermişlerdir.

Daha sonraki dönemlerde büyük çaptaki göç hareketleri Afrika, Orta Doğu ve Asya’da meydana gelmiştir.  Bu üç kıtadaki karışıklıklar, iç savaşlar, darbeler, diktatörlük rejimleri vs. milyonlarca insanın yerlerinden edilmesine yol açmıştır.  Gidenler sadece siyasi sebeplerden dolayı kaçmamışlardır.  Daha iyi ekonomik şartlar arayışı da önemli bir etkendir.        

Türkiye mülteci sorunuyla o dönemlerde tanışmıştır.  1951 Mülteciler Sözleşmesini önemli bir rezerv ile kabul etmiştir.  Sözleşmenin sağladığı uluslararası korumayı sadece batıdan gelen ilticacılara tanımış, doğudan gelenlere tanımamıştır.  Bunun başlıca nedeni doğusundaki ülkelerden kaçanlara melce hakkı vermesinin onların hükümetleriyle olan ilişkilerine vereceği zarardı.  Örneğin, Ayetullah Humeyni 1963 yılında İran’ı terk etmek mecburiyetinde kaldığında ilk önce Türkiye’ye sığınmış, ancak Şah rejiminin baskısıyla kısa zamanda Türkiye’den ayrılması istenmiştir.

1951 Sözleşmesine koyduğu rezerv Sovyet işgalinden kaçan birkaç bin Afgan mülteciye ülkemizin kapılarını açmasını engellememiştir.  Ancak bunların sayıları küçük olduğu için kısa zamanda uyum sağlamışlardır.

Uzun bir süre ülkemiz mülteciler için bir transit ülke konumunda olmuştur.  Afrika’dan Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenler için İstanbul Atatürk Hava Limanı pratik bir geçiş noktası teşkil etmekteydi.  Türk Hava Yolları’nın bir çok Afrika ülkesine böbürlenerek uçması ve gittikçe serbestleşen vize rejimimiz siyasiden çok ekonomik saiklerle Avrupa’ya geçmek isteyen Afrikalılar için bulunmaz bir fırsat teşkil ediyordu.  Atatürk Hava Limanı’ndan hiç İstanbul’a uğramadan otobüslerle Edirne’ye giden Afrikalı göçmenler Edirne’nin güneyindeki kara hududundan kolaylıkla Yunanistan’a geçiyorlardı.  O tarihlerde Türkiye üzerinden Avrupa’ya kaçan Afrikalıların yüzde 80’inin ülkemize meşru yollarla girdiği söyleniyordu. Doğu hududumuz da kevgir gibi olduğu için oradan da her türlü Asyalı ülkemiz üzerinden Avrupa hayallerini gerçekleştirme yoluna başvuruyordu.  Pek azının amacı Türkiye’de kalmaktı. Aynı şekilde İranlılar hariç diğerleri o tarihlerde siyasi mülteciden çok daha iyi hayat standardı arayan insanlardan oluşuyordu.

Hepimizin bildiği gibi iş 2011 başlarında Suriye iç savaşının patlamasıyla çığırından çıktı.  O sıralarda AB nezdinde Büyükelçi görevindeydim.  Mülteci dalgası patlak verdiğinde AB Komisyonu benimle temas ederek, kendilerine ve BM’ye müracaat etmemizi, mültecilerin hudut bölgesinde kurulacak kamplara yerleştirmelerini telkin etmiş, masrafların büyük bölümünün uluslararası toplum tarafından karşılanacağını vaat etmişti.

Bilindiği gibi iktidarımız, Suriye’deki Esad rejiminin daha önce Tunus, Libya ve Mısır’daki diktatörlükler gibi kısa zamanda devrileceğini hesaplayarak mültecilerin birkaç hafta Türkiye’de kaldıktan sonra ülkelerine geri döneceklerini, yeni kurulacak rejimin onlara göstermiş olacağımız misafirperverlikten dolayı bize minnettar olacağını düşünmüş, dolasıyla başta AB olmak üzere uluslararası toplumun yardım ve müdahale teklifini elinin tersiyle geri çevirmişti. Netice malum. Başlangıçta 100 bin kişiyle sınırlı olacağı hesaplanan mülteci akımı milyonları bulmuş, dönmelerinin gündemden düşmesiyle uyum sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır.

Ülkemize sığınan milyonlarca mültecinin önemli bir bölümünün esas amacının Avrupa ülkelerine gitmek olduğu malumdur. Başlangıçta başta Almanya olmak üzere bir çok AB ülkesi Suriyeli göçmenleri iyi karşılamış, onların iş, aş ve konut sorunlarını çözmek için az çok iyi niyet göstermiştir.  Şansölye Merkel’in “yapabiliriz” sloganı bilinmektedir.  Ancak zamanla sayıların büyümesiyle sorun, altından kalkılamayacak bir yük oluşturmaya başlayınca başka formüller aranmıştır.

AB için en rahat çözüm 18 Mart 2016 tarihinde ülkemizle yapılan anlaşma ile Türkiye’nin göçmen deposu haline getirilmesiyle sağlanmıştır.  Her ne kadar anlaşmada bunu önlemek amacıyla Türkiye üzerinden Yunanistan’a illegal bir şekilde geçmiş her bir Suriyelinin geri gönderilmesine karşılık ülkemizden bir Suriyelinin legal bir şekilde AB ülkelerinden birine gönderilmesi öngörülmüşse de, biraz karmaşık olan bu mekanizma işletilememiştir.  Yunanistan’dan ülkemize geri gönderilecek mültecilerin Yunan mahkemelerine müracaat ederek, Türkiye’nin güvenilir ülke olmadığını iddia etmeleri ve mahkemelerin bu iddiayı kabul etmeleri mekanizmanın çalışmasının önündeki başlıca engeli teşkil etmişti. 

Yine hatırlanacağı üzere, 18 Mart 2015 anlaşmasının bir parçasını teşkil eden vizesiz seyahat yol haritası da bir taraftan en can alıcı şartlarının tarafımızdan yerine getirilememesi, diğer taraftan 15 Temmuz 2016 darbe girişimden sonraki gelişmeler nedeniyle uygulamaya konamamıştır.  Neticede mülteciler Türkiye’de kalmış, AB de bunlar için ülkemize şimdiye kadar 6 milyar avro hibe yardımında bulunmuştur.  Mültecileri bir siyasi koz olarak gören iktidar 2020 başlarında 150 bin kadar çoğunlukla Suriyeli olmayıp daha çok başka ülkelerden gelen ekonomik sığınmacıları kış ortasında otobüslere yükleyerek Yunanistan hududuna yığmışsa da bunların sadece 300’ü karşı tarafı geçebildikten sonra haftalarca kar altında çadırlarda bekletilen insan seli yine otobüslere doldurularak geldikleri Anadolu şehirlerine geri gönderilmiştir.  Zira artık Avrupa 10 yıl öncesinden çok farklıdır.  Nasıl bizdeki Altındağ olaylarının gösterdiği gibi mülteci sorunu büyüdükçe ırkçılık ve tahammülsüzlük artıyorsa, Avrupa’da da aynısı meydana gelmiş, aşırı sağ bir çok ülkede yükselişe geçmiş ve büyük sayıda yeni mülteci kabul etmek o ülkelerin iktidarları için seçenek olmaktan çıkmıştır.

Suriye’deki durum bir çeşit istikrara sahip olduğu için oradan yeni bir göç dalgası beklenmemelidir. Ancak Afganistan’daki rejimin çökmesiyle dikkatler oraya çevrilmiştir.  Gerçi Afganistan’dan ülkemize ulaşmak için mültecilerin Türkiye’nin yüz ölçümünün üç katı büyük olan İran’ı uçtan uca geçmesi gerekeceği için sayıların Suriye mültecileri kadar büyük olamayacağı açıktır.

Yine de geçtiğimiz dönemdeki hataların tekrarlanmamasında yarar vardır.  Kevgir gibi olan İran hududundun tahkim edilmekte olduğu basında duyulmaktadır.  Ancak hendek ve duvarların ne ölçüde etkili olacağı cayi sualdir.

Yapılması gereken 1951 sözleşmesindeki rezerv kenara bırakılarak, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ile AB’ye müracaat ederek, gelebilecek yeni Afgan ve son zamanlarda yapılan seçimler sonrasında rejimin sertleşmesiyle olası İranlı mültecilerin hudutta tutulması için şimdiden kamp kurma hazırlıkları başlatmakta sonsuz yarar vardır.  Ülkemizin artık transit ülke olamayacağın gören mülteci adaylarının bu şartlarda Türkiye’ye gelmekten vazgeçebilecekleri dahi kuvvetli bir olasılıktır.   

En son İçerik

Yoksulluk sınırı 1837 TL arttı

Açıklanan Kamu-Ar verilerine göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı eylülde 39 lira artarak 3…

Merkez Bankası faiz indirdi

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) politika faizini 100 baz puan indirerek yüzde 18 seviyesine çekti.…

Bill Gates temiz enerji için 1 milyar dolar topladı

Bill Gates tarafından 2016’da kurulan Breakthrough Enerji, Microsoft, BlackRock, Bank of America ve ArcelorMittal’ın da…

ISK-Sodex 2021’de tasarruf, çevre duyarlılığı ve enerji verimliliği öne çıkacak

İklimlendirme sektörünün yenilikçi ve öncü markası Erensan bu yıl 11’incisi düzenlenecek olan sektörün en büyük…

Airbus, uçan taksi CityAirbusı tanıttı

Dünyanın en büyük havacılık şirketlerinden biri olan Airbus, Kentsel Hava Taşımacılığı (Urban Air Mobility-UAM) pazarına…

Frida Kahlo’nun otoportresinin satışında beklenti 30 milyon doların üzerinde

Frida Kahlo'nun otoportresinin, bu yıl New York'ta müzayedeye çıktığında rekor kırması bekleniyor. İngiltere merkezli Sotheby's…