Makaleler

AB İLE İLİŞKİLERDE YENİ BİR ŞEY VAR MI?

Hatırlanacağı üzere 25 Mart 2021 tarihinde yapılan AB Zirvesi’nde Türkiye ile ilişkilerde Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Borrell’in sunduğu bir yol haritası kabul edilmiş, bu yol haritasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a şifahen sunmak için de AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen tarihe “sofagate” (kanape krizi) olarak geçen ziyaret münasebetiyle Ankara’ya gelmişti.

Bu yol haritası aşağıda özetlenen üç ayaktan oluşuyordu:

  1. Gümrük Birliği’nin uygulamasında karşılaşılan mevcut güçlüklerin aşılması ve tüm AB üyelerine uygulanması için Türkiye ile yoğun görüşmelerde bulunulacak ve bu arada Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için müzakere talimatı üzerinde çalışılacak;
  2. Türkiye ile kamu sağlığı, iklim, terörle mücadele ile bölgesel konular gibi ortak ilgi alanlarında yüksek düzeyli diyalog;
  3. Türkiye ile halktan halka temaslar ile dolaşım konusunda işbirliğinin güçlendirilmesi  yolları araştırılacak.

Bu arada Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı tek taraflı davranışlardan kaçınması gerektiği ifade edilmekte ve AB’nin üye ülkelerinin çıkarlarını korumak için elindeki imkanları kullanacağı söylenmektedir.  Kıbrıs konusunda BM Güvenlik Konseyi ilgili kararları çerçevesinde çözüm arayışları desteklenmekte, ayrıca Türkiye’deki insan hakları, demokrasi ve hukuk durumlarında bozulmalara işaret edilmekte ve bu alanların Türkiye-AB ilişkilerinin ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulanmaktadır.  Son olarak Türkiye ile ilişkilere 24-25 Haziran’da yapılacak zirvede tekrar dönüleceği de ifade edilmektedir.  25 Mart bildirisinde ülkemiz 3,6 milyonu Suriyeli olmak üzere 4 milyon civarında mülteciyi barındırmasından dolayı övülmekte ve Ürdün ile Lübnan’la birlikte ülkemize ilave yardımlarda bulunacağı taahhüdü de yer almaktadır.

Aradan geçen süre içindeki gelişmelere bakarsak, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi konularda herhangi bir olumlu gelişme gerçekleşmediği, aksine geriye gidişlerin hızlandığı açıktır.  Kıbrıs konusunda Nisan ayında Cenevre’de yapılan görüşmelerde BM’nin çizdiği parametrelerin tamamen dışına çıkılmış ve müzakerelerin devamı için adada iki egemen devletin tanınması ön şart olarak ileri sürülmüş, bunun üzerine görüşmeler akamete uğramıştır.  Gümrük Birliği’nin Kıbrıs’a uygulanmasında ve son yıllarda sayıları gittikçe artan sapmalardan da vazgeçildiğine ilişkin herhangi bir gelişme de meydana gelmemiştir.  Buna karşılık Antalya limanında bekletilen ve belki de Karadeniz’e gönderilen araştırma gemileri ortalıkta gözükmediği için Doğu Akdeniz krizi de sakinleşmiştir.  Kıbrıs’taki kapalı Maraş bölgesinin iskana açılması tehdidi de hayata geçirilmemiş, iki egemen devlet tezi geri plana itilmiştir.

Ancak tabiatıyla bu mütevazi gelişmeler AB’nin beklentilerini karşılamaktan çok uzak kalmıştır.  Doğu Akdeniz krizi şimdilik gündemden düşmüş ancak her an tekrar alevlenebilecektir. Beklenti, tartışmalı deniz alanları sorununun çözümü için masaya oturulması ve gerekli olduğu takdirde tahkime gidilmesidir.  Aynı şekilde Kıbrıs konusunda son Cenevre görüşmelerinde ortaya atılan egemen devlet iddiası yerine BM parametrelerine dönüş istenmektedir.

Nitekim 24-25 Haziran zirvesinin sonuç bildirisinde AB’nin Türkiye’den beklentilerinin aradan geçen süre içinde gerçekleşmediğinin işaretleri görülmektedir.  Yol haritası 25 Mart tarihli bildiriden pek farklı değildir. 

Doğu Akdeniz’deki durumun sakinleşmiş olmasından duyulan memnuniyetin yanında bu durumun kalıcı olması gereğine, yani çözüm yollarına işaret edilmektedir.

Diyalog konuları ve bu alandaki AB iradesi tekrar edilmekte ancak bu diyalogun her an geriye çevrilecek mahiyette olması gerektiği vurgulanarak ülkemize güvenin ne ölçüde kaybolduğu ortaya konmaktadır.  Diyalogun da herhangi bir ülke ile olabilecek alanlarla sınırlı olduğu, Türkiye’nin ortaklık ilişkisini yansıtacak konulara girilmediği de dikkati çekmektedir. Diyalog konuları arasında iklimin geçmesinin 2015 İklim Değişikliği Paris Sözleşmesine ülkemizin taraf olması için baskıların yoğunlaşacağını göstermektedir.  Konular listesi ayrıca AB’nin gözünde ülkemizle artık hiçbir ortak siyasi hedefi kalmadığını da belli etmektedir.

Gümrük Birliği modernizasyonu ile ilgili şartlar tekrar edilmektedir.  Tek yenilik müzakere talimatının oluşturulması için teknik çalışmaların başlatılmasının kararlaştırılmasıdır.  Bu ilginç bir noktadır.  Teknik çalışmaların ne şekilde yürütüleceği önümüzdeki aylarda belli olacaktır.  Ancak modernizasyonun kapsayacağı başlıca alanların tarım, hizmetler, kamu alımları ve ihtilafların çözümlenmesi olduğu hatırlandığında teknik çalışmaların bunlar üzerinde yoğunlaşması ve AB’nin bunlarla ilgili beklentilerini içermesi muhtemeldir.  Kamu alımlarının rekabete açılmaları ve saydam bir şekilde yürütülmeleri AB’nin temel beklentisi olacağına şüphe yoktur.  İhtilafların çözümlenmesinde de muhtemelen hukuk yollarına işaret edilecektir. Tarımda, hatta hizmetlerde daha rekabetçi bir düzenin de Gümrük Birliği’nin modernizasyonun hedefi olacağı ortaya çıktığında iktidarımızın bütün bunlardan hoşlanmayacağı ve Gümrük Birliği’nin modernizasyonu hedefini söyleminden çıkartacağı kuvvetle muhtemeldir.  Belki de teknik hazırlık ibaresi sonuç bildirisine bu amaçla, yani iktidarımızı soğutmak için konmuştur.

Kıbrıs konusunda BM Güvenlik Konseyi kararlarına tekrar atıfta bulunulmakta ve Cenevre görüşmelerinin akamete uğramasından dolayı duyulan üzüntü dile getirilmektedir.  Burada Türkiye doğrudan suçlanmamakla beraber, Güvenlik Konseyi kararlarının çizdiği çerçevenin dışına çıkan tarafın kim olduğu bellidir. Yine de ülkemizin açıkça suçlanmamış olması olumlu bir nokta sayılabilir.  Zirve sonrası açıklamalarda bulunan Komisyon Başkanı Von der Leyen iki egemen devlet formülünü AB’nin kabul edemeyeceğini yeniden dile getirmiştir.

İnsan hakları, demokrasi, hukuk, temel haklara yapılan vurgu ve bu alanlarda meydana gelen bozulmalar tekrar dile getirilmektedir. 

Suriye’li mültecilere yapılacak yardımlarla ilgili gerekli hazırlıkların yapılması da bildiride istenmektedir.  Bir rakam bildiride yer almamakla birlikte, zirve sonrası açıklamasında  Von der Leyen Türkiye için 3 milyar avro rakamını telaffuz etmiştir.  Türkiye bu alanda Lübnan ve Ürdün’le birlikte anılmaktadır.  Bu dahi AB ile ilişkilerinde yıllardır sahip olduğu tercihli ortak statüsünü ne kadar erozyona uğradığının açık bir işaretidir.  Ayrıca yardımların geçen seferden farklı olarak tamamen AB kaynaklarından karşılanacak olması, Avrupa Parlamentosu ve AB Bakanlar Konseyinin onayından geçmesini gerektirecektir.  Yardımlar doğrudan Türkiye’deki iktidar vasıtasıyla değil, uluslararası kuruluşlar ve STK’lar aracılığıyla dağıtılacak olsa bile Parlamentoda tatsız tartışmalara ve Konseyde Yunanistan ile Kıbrıs’ın sıkıntı yaratmasına yol açması beklenebilir. 

Bu bildiri de birkaç yıldır kabul edilen bildirilerde yapılageldiği gibi ülkemizin üçüncü ülke konumuna indirgendiğini göstermektedir.  Artık üye adaylığı, stratejik ortaklık gibi kavramlar kullanılmamakta ve ülkemizle ilişkiler AB üyelik hedefi bulunmayan diğer komşu ülkelerle aynı çerçevede ele alınmaktadır.

Tabiatıyla bu şaşırtıcı değildir.  AB Komisyonun Türkiye hakkındaki yıllık raporlarında birçok alanda meydana gelen gerilemelere ve AB mevzuatından uzaklaşmalara dikkate çekilmiştir.  O kadarki bu raporlara artık ilerleme, yani AB üyeliğine doğru ilerleme raporu denilmemektedir. 

Öyle anlaşılıyor ki AB tarafında ülkemize ve iktidarına güvensizlik öyle boyutlara varmış ki, hiçbir alanda artık kredi verilmemekte, vaatler yeterli görülmemekte, somut ve gerçek adımlar atılmadıkça AB de kendi yönünden adım atmaya hazır olmadığını, her alanda atabileceği adımların gerektiğinde geri alınabileceğine işaret edilmektedir.

Bu durum değişebilir mi? Bu iktidar zamanında zor görülüyor. İçeride beklenen ve esasında değil AB adaylığı için, kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyinden kaynaklanan ve en basiti AİHM kararlarının uygulanması olan yükümlülüklerimiz yıllardır yerine getirilmiyor.  Yunanistan ve Kıbrıs ile ilişkiler normal bir düzeye oturtulabilir mi? O da şüpheli.  En azından AKP-MHP koalisyonu devam ettikçe.

Dolayısıyla AB ile ilişkilerin normalleşmesi ancak Türkiye’nin başına havada kılıç ve bayrak sallamanın karın doyurmadığını halka anlatacak, hamasetten vazgeçecek, komşularla sorunları uzlaşmaya dayalı ve hukuka uygun bir şekilde çözmeye hazır olacak, içeride de Cumhuriyet tarihinde ilk defa demokratik, ferdi hürriyetlere ve adalete saygılı bir iktidarın başa geçmesi ile mümkün olacaktır.  Mevcut yönetiminin bunları yapmayacağı belli.  Ancak onun yerine iktidara talip olanlar buna hazır mı, o da şüpheli.  Yıllardır halka şırıngalanmış hamasi söylemlerin geriye çevrilmesi, ayrıca evrensel değerlere dayalı demokratik bir rejimin kurulması o kadar kolay olmayacaktır.    

En son İçerik

Ünlü fon yöneticisinden altın tahmini

Altında geçen yılki rekor yükselişi tahmin eden fon yöneticisi, değerli metalde yeni zirveler görülebileceğini söyledi.…

Orman yangınları Antalya’da tarımı vurdu

Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır, Antalya’da çıkan orman yangınlarında ilk tespitlere göre, yaklaşık 720…

Dolar/TL’de ‘risk iştahı’ etkisi sürüyor

Küresel piyasalarda artan risk iştahı ve gelişen ülke para birimlerine artan taleple beraber Türk lirası…

3. köprünün Çinlilere satış görüşmesi durdu

Bloomberg HT'nin haberine göre İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün 2027 yılına kadar işletme hakkını elinde…

ABD’de altyapı paketinde kritik viraj alındı

ABD'de 550 milyar dolarlık altyapı paketinde taslak metin tamamlandı. Böylelikle paketin yasalaşması için bir adım…

Aygaz, Aykargo’da halka arzı gündeme aldı

Aygaz, bağlı ortaklığı Aykargo'nun danışmanlık şirketi McKinsey ile başarı primine dayalı bir uzun vadeli danışmanlık…