Makaleler

Dış politikada gerçekliğe doğru mu?

Bir çok ülkenin tarihleri boyunca dış ilişkilerinde ütopyaları kovalamak ile gerçekçilik arasında bir gel-git içinde oldukları söylenebilir.  Avrupa’nın irili ufaklı bir çok ülkesi topraklarını genişletme veya başka bir hedef uğruna asırlarca komşularıyla savaşmış ve büyük bedeller ödedikten sonra ülkenin yüzölçümü ile zenginlik derecesi arasında bir bağ olmadığını anlayarak genişleme iddialarından vazgeçmişlerdir. Bazıları deniz aşırı imparatorluklar kurmuşlar ancak o dönemler de çok uzun sürmemiştir. Afrika’nın 4-5 ülke arasında paylaşılması Osmanlı İmparatorluğu’nun da katıldığı 1884-85 Berlin Konferansı’nda kararlaştırılmış ve kıtanın iç hudutları çeşitli imparatorlukların kolonilerinin hudutları olarak belirlenmiştir. 

Ancak 1960’lı yıllara gelindiğinde bu sömürge imparatorlukları da dağılmıştır.  Bugün eski sömürgecilerden İngiltere, Portekiz, Belçika, İtalya ve İspanya’nın Afrika’da siyasi etkinliği yok gibidir.  Bir tek Fransa hala çeşitli Afrika ülkelerinde İslamcı teröre karşı mücadele kisvesi altında askeri bir mevcudiyet muhafaza etmekte, ayrıca 15 kadar Batı Afrika ülkesiyle parasal birlik içinde bulunmaktadır.  Ancak, son zamanlarda bu politikanın değişmekte olduğunun ve Fransa’nın hem askeri, hem ekonomik ağırlığının yavaş yavaş azalacağının işaretlerini görmekteyiz.

Bu imparatorluklar dağıldıktan sonra sömürgeci ülkeler fakirleşti mi? Tersine kendi topraklarının ve nüfuslarının kat kat üstünde olan sömürgeleri yönetmenin yükünden kurtulduktan sonra ekonomik refahları hızla artmıştır.  Sömürgeler ise bağımsızlıklarından sonra genelde tek öncelikleri ceplerini doldurmak olan diktatörlerin eline geçmiş ve pek azı halklarının refahını artırmayı başarmıştır.

Bunları neden yazdım?  Gelişmiş ülkelerde genişleme ve yayılmanın refah getirmediği bilincinin ne kadar yaygın olduğunu hatırlatmak için.  Bugün Birleşik Krallık AB’den ayrıldıktan sonra İskoçya’nın bağımsızlığı gündeme geldi.  Bir dönem dünya yüzölçümünün dörtte birine hükmetmiş İngilizler kamuoyu yoklamalarına bakılırsa İskoçya’nın ayrılması ihtimaline büyük soğuk kanlılıkla bakmakta ve nispeten daha az gelişmiş olan İskoç ekonomisine yapılan kaynak transferlerinden bağımsızlık halinde edilecek tasarrufu hesaplamaktadırlar.

Ülkemiz de eski bir imparatorluğun külleri üzerinde kurulan yeni bir Cumhuriyet olarak, ilk dönemlerinde Hatay istisnası dışında genişleme iddiasına sırtını çevirmişti.  Lozan Antlaşması ile genç Cumhuriyetin kurucuları kaybedilmiş topraklar üzerinde olabilecek tüm hak iddialarından vazgeçmiş ve gerçekçi bir yaklaşımla yayılmacılığın sadece sorun yaratacağını, hiçbir yararı olmayacağı bilinciyle hareket etmiştir.  Hatta, Kıbrıs ve Ege adaları üzerindeki haklarından da   vazgeçmiştir.

Bu gerçekçi yaklaşım AKP iktidarı kuruluncaya kadar devam etmiştir. Kıbrıs harekatından sonra dahi Türkiye’nin politikası adanın kuzeyini ilhak etmek veya sürekli ayırmak olmamış, hedef hep iki toplum arasında eşitliği ve güvenlik içinde yaşamalarını sağlayacak bir düzenin kurulması olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın tüm Avrupa gibi bölgemizi kasıp kavurduğu dönemde dahi Türkiye’yi yönetenler sağ duyu ile hareket ederek ilave toprak uğruna ülkenin geleceğini ve istikrarını tehlikeye atmamıştır.     

AKP ile bu gerçekçi politika değişmiştir. Ülkeyi yönetenler zaman içinde bölgemizde yayılmacı veya en azından dışarıda o şekilde görülen politikalar uygulamaya başlamıştır.  Bu amaçla çok büyük kaynaklar harcanmaya başlamıştır.  Bugün Türkiye yakın ve uzak komşularında irili ufaklı askeri varlıklar muhafaza etmektedir.  İşin ilginç tarafı başka ülkelerde bu tür askeri mevcudiyetlerin maliyeti ve getirisi tartışılırken, Türkiye’de en ufak bir tartışmaya yol açmamakta, iktidar, muhalefet, medya ve kamuoyu bu bayrak sallama operasyonlarının ülkeye ne gibi bir faydası olduğunu sorgulamamaktadır. Belli ki bu güç gösterisi asırlar boyunca küçülmeyi yaşamış ve Sevr sendromundan 100 yıl sonra dahi kurtulamamış olan halkımızın gururunu okşamaktadır.

İktidarın hedefi çok açık olmayan bu politikası ülke içinde hoş karşılanmakla beraber, dışarıda öyle görülmediği açıktır.  “Mavi Vatan” doktrini olsun, Türkiye’nin Suriye ve Libya’daki askeri mevcudiyeti ve onun kalıcı olabileceği izleniminin verilmesi ABD ve AB ülkelerini ciddi bir şekilde rahatsız edegelmiştir. 2020 yılında Doğu Akdeniz sorunu pahalı bir krize dönüşmüş ve çeşitli yaptırımlar karşısında Türkiye onur kırıcı bir şekilde geri adım atmak zorunda bırakılmıştır.

Son zamanlarda dış dünya tarafından yeni-Osmanlı olarak tanımlanan bu ütopik politikalardan uzaklaşılıp daha gerçekçi ve uzlaşmacı bir yöne doğru gidildiğinin işaretlerini görmekteyiz. Düşman sayısının arttırılmasının ülkeye hiçbir faydası olmadığının, boşa kılıç sallamanın da karın doyurmadığı yavaş yavaş anlaşılmaya başlamış, ayrıca Rusya ve Çin’e dayanarak bir yere varılamayacağının belli olduğu bir ortamda, ülkeyi yönetenler yüzlerini tekrar batıya doğru çevirmişlerdir.

Geçen hafta NATO zirvesi münasebetiyle Brüksel’de yapılan ikili görüşmelerde bunların işaretlerini gördük.  Ayrıca, bundan birkaç hafta önce Belarus’un muhalif bir gazeteciyi taşıyan sivil bir İrlanda uçağını görülmemiş bir korsanlıkla topraklarına indirdiğinde ve tüm batı ülkeleri tepkilerini en sert dille ifade ederken, Türkiye Rusya’yı kollamak adına NATO’dan çıkacak eleştirel bildiriyi yumuşatmış ve bu uğurda müttefiklerinin antipatisini üzerine çekmiştir.  Aradan sadece bir kaç hafta geçtikten sonra bu defa Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyinde kabul edilen zirve bildirisinde Rusya ve Çin’in ağır ifadelerle hasım ilan edilmesine Türkiye sesini çıkarmamıştır.  Bu iki örnek dahi birkaç hafta içinde Rusya ile ilişkilerin ne kadar bozulduğunun işaretidir.  Bu arada Başkan Biden’in Avrupa’da yaptığı çeşitli temaslardan önceliğinin artık Rusya değil, Çin olduğu ortaya çıkmıştır.  Bugünkü Rusya, eski Sovyetler Birliği’nden farklı olarak artık küresel değil, bölgesel bir güç statüsüne inmiştir. Ekonomisi zayıf, siyasi sistemi çürük olan Rusya’ya Biden kırmızı çizgilerini açıkça belirtmiş, Putin de bunları kabullenmiş görünmüştür.  Dolayısıyla Biden dikkatlerini Çin’e çevirmekte kendini daha serbest görebilecektir.  Ancak ABD’nin Çin’le mücadelesinde Türkiye’nin katkısının çok sınırlı hatta yok derece olması nedeniyle ABD için değerinin de aynı ölçüde azaldığı söylenebilir.  Durumlar her zaman değişebilecek olmakla beraber, bugün Türkiye’nin ABD’ye ihtiyacının, ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacından daha fazla olduğu muhtemeldir.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunun farkında olduğu ve söylemini de buna göre ayarladığı anlaşılmaktadır.  

Ancak, batı ile ilişkilerin tekrar raylarına oturması, sadece birkaç batılı liderle yapılan ve alışılmışın dışında ağır saldırılara yol açmayan ve kısa süren ikili görüşmelerle mümkün olamayacaktır. İlişkiler son yıllarda o kadar bozulmuş ve Türkiye’deki iktidara güven o derece yok olmuştur ki kalıcı bir düzelme ancak somut adımların atılmasıyla mümkün olabilir.

Aslında rotanın değişmekte olduğunun en açık işaretini Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de görmekteyiz.  Daha birkaç ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan 1974 Kıbrıs harekatından beri kapalı olan Maraş bölgesini ziyaret etmiş ve bunu yakında iskana açacaklarını ilan etmiştir.  Ayrıca son Cenevre görüşmelerinde Kıbrıs’ta iki bağımsız ve egemen devlet formülü kabul edilmesi üzerinde ısrar edilmiş ve Türkiye’nin bu amaçla KKTC’nin tanınması için gayret harcayacağı beklentisi yaratılmıştır. Muhalefetimizin de alkışlarla karşıladığı bu vaatlerin hepsi unutturulmaya çalışılmış ve Ermenistan’la son mücadelesinden Türkiye’nin desteği ile galip çıkan Azerbaycan dahi KKTC’yi tanımadığı gibi Cumhurbaşkanını ülkesine davet bile etmemiştir.

Aynı şekilde Doğu Akdeniz’de savaş naraları unutulmuş, yüz milyonlarca dolara mal olan araştırma gemileri kış biteli epey vakit geçmesine rağmen denize açılmamıştır.

ABD cephesinde de yumuşama gözlenmektedir.  Bundan birkaç yıl önce nereden geldiği hiçbir zaman açıklanmayan bir tehditten kaynaklanan acil bir ihtiyacı gidermek için satın alındıkları söylenen S400’ler aktive edilmemiş ve ikinci partinin de bahsi edilmez olmuştur.  Tersine, Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarına bakılırsa ibre yeniden ABD malı Patriot’lara veya Fransız-İtalya yapımı füzelere dönmüş durumda.

Batı Türkiye ile normal bir ilişkiye dönmek için daha fazlasını isteyecektir muhakkak. AB sadece Kıbrıs ve Yunanistan’a tehdit olarak gördüğü davranışların sona erdirilmesi ile iktifa etmeyecek, 25-26 Haziran’da yapılacak ve Türkiye’nin konuşulacağı gelecek zirvede muhtemelen insan hakları vurgusuna ve ilk adım olarak da AİHM kararlarının uygulanmasına ağırlık verecektir.

Batı ile ilişkileri kalıcı bir şekilde düzeltmek için gerekli somut adımların önümüzdeki aylarda atılıp atılmayacağını hep beraber göreceğiz. Özellikle içeride atılacak en ufak adımlar bile halkımızın yararına olacağı için ümidimizi muhafaza etmek gerekir..

En son İçerik

Ünlü fon yöneticisinden altın tahmini

Altında geçen yılki rekor yükselişi tahmin eden fon yöneticisi, değerli metalde yeni zirveler görülebileceğini söyledi.…

Orman yangınları Antalya’da tarımı vurdu

Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır, Antalya’da çıkan orman yangınlarında ilk tespitlere göre, yaklaşık 720…

Dolar/TL’de ‘risk iştahı’ etkisi sürüyor

Küresel piyasalarda artan risk iştahı ve gelişen ülke para birimlerine artan taleple beraber Türk lirası…

3. köprünün Çinlilere satış görüşmesi durdu

Bloomberg HT'nin haberine göre İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün 2027 yılına kadar işletme hakkını elinde…

ABD’de altyapı paketinde kritik viraj alındı

ABD'de 550 milyar dolarlık altyapı paketinde taslak metin tamamlandı. Böylelikle paketin yasalaşması için bir adım…

Aygaz, Aykargo’da halka arzı gündeme aldı

Aygaz, bağlı ortaklığı Aykargo'nun danışmanlık şirketi McKinsey ile başarı primine dayalı bir uzun vadeli danışmanlık…