Makaleler

Rusya ve Çin’in anlaşılmaz cazibesi

Özellikle düzenli yazı yazmaya başladığımdan beri basınımızı ve bilhassa muhalefet basınını daha yakından takip etmeyi alışkanlık haline getirdim.

Kendini solcu olarak tanımlayan yazarlarımızda milletimizin önemli bir bölümü gibi mevcut sistemin çürümüşlüğünden, demokrasi, hukuk ve insan haklarının ayak altına alınmış olmasından dolayı şikayetleri doğal olarak gözlenmektedir.

Solun mevcut ortamda Kuzey Avrupa ve Kanada gibi sosyal demokrasinin, sosyal adaletin, eşitlikçi ekonomik ve siyasi yapılara yönelmesini ve onları örnek olarak almalarını beklerdim.  Bu ülkeler arasında görev yaptığım için İsveç’i iyi tanıdığımı söyleyebilirim.

İsveç 1930’lu yıllardan bugüne kısa aralıklar dışında  Sosyal Demokrat Parti tarafından veya onun önderliğinde kurulan koalisyonlarca yönetilmiştir.  Bu süre zarfında sosyal adalet en üst düzeye getirilmiş, sağlık, eğitim eşitlikçi bir düzene oturtulmuştur. Ekonomik hayatta devletin ağırlığı pek fazla yoktur ancak yüksek vergi politikalarıyla servet dağılımı büyük ölçüde sağlanmıştır. Buna rağmen Wallenberg ailesi nerede ise 200 seneden beri bankacılık, sanayi, hizmetler vs alanlarında çok büyük bir etkiye sahiptir.  Wallenberg’ler kadar etkili olmasalar da birkaç aile daha ülkenin ekonomik hayatında önemli rol oynamaktadır. Sermayenin dışarıya kaçmasını önlemek için hükümetler onları kollayan düzenlemeleri sosyal demokrat ilkelerine aykırı da olsa tatbik etmekten çekinmezler.  Halk da bu durumu anlayışla karşılamaktadır.

Siyasette ise hoşgörüye dayalı, kimsenin imtiyazlı olmadığı, gerek çok zenginlerin, gerek ülkeyi yönetenlerin dahi şaşaalı bir hayattan kaçındıkları bir sistem vardır.  O kadar ki hatırlanacağı üzere bir Başbakan eşiyle sokakta yürürken ve bir Dışişleri Bakanı mağazada alışveriş yaparken suikaste kurban gitmişlerdi.  Her ikisinin de koruması yoktu.

İsveç’te görev yaptığım yıllarda, Türkiye’den gelen bazı heyetlerden, hatta medya mensuplarından “bu ülke bize insan hakları dersi veriyor, oysa onları seçilmemiş bir Kral yönetiyor” sitemiyle karşılaşırdım.  Kralın rolünün tamamen sembolik olduğunu, devlet işlerine nadiren aleni bir şekilde müdahale ettiğini anlatmaya çalıştığımda muhataplarım pek inanmış gibi durmazlardı.

İsveç gibi sosyal demokrasinin kök saldığı birkaç ülke daha var. Onların da yaşadıkları tecrübe buna benzerdir. Ayrıntısına girmeye gerek yok.

Bizdeki solcularda veya en azından önemli bir bölümlerinde ise, bu modelden ziyade Rusya ve Çin’e imrendiklerini hayretle görüyorum. Belki Rusya’nın hala Komünist Partisi tarafından yönetildiğini ve Çin’de iktidardaki Komünist Parti’nin adından başka komünistliği kalmadığının farkında değiller diyeceğim ama hepsi okumuş, kimisi akademik unvan sahibi kişiler olmaları bunun böyle olmadığını gösteriyor.

Belki bir kısmı, bahsettiğim ülkelerin dünyanın en zenginleri arasında olduklarını, Türkiye’nin kalkınma düzeyinin onlardan çok uzak olduğunu ve o nedenle onları ülkemiz için uygun model olarak görmediklerini düşünüyorlardır.

Yine de Rusya ile Çin’in Türkiye’deki bazı sol çevreleri için cazibesi nereden kaynaklanıyor?

Ülkemizde hukuksuzluktan, tek adam idaresinden, keyfilikten, servetin az sayıda elde yoğunlaşmasından, her iktidarın kendi zenginlerini yaratmasından şikayet ediyorsak, ki sanırım çoğumuz bu görüştedir, bundan kurtulmak için benimseyeceğimiz model Rusya veya Çin değildir gibi geliyor.

Türkiye’de olanların hepsi, hatta daha fazlası Rusya’da var. Orada da bir kişi iktidarı 20 yıl önce ele geçirmiş, kendi zenginlerini yaratmış, anayasayı değiştirerek kendi iktidarını ömrünün sonuna kadar sürdürecek imkanı elde etmiş, bağımsız medyayı yok etmiş, muhalefeti ve sivil toplum örgütlerini yola getirmiş ve ülkenin kendisinden sonra başka türlü yönetilmesini belki de imkansız hale getirmiştir.

Çin de bundan çok farklı değildir. Bilindiği üzere, ülke 1949 yılından bu yana Çin Komünist Partisi diktatörlüğü altında yaşamaktadır.  Ancak Mao’dan sonra iktidarı ele geçirenler hem ekonomik serbestiye izin vermişler, hem de tek kişinin ilelebet iktidarda kalmasını engelleyecek, parti yönetiminin 10 yılda bir değişmesini gerektiren bir sistem kurmuşlardır.  Xi Jinping 2012 yılında iktidara geldikten sonra bu kuralı değiştirmiş ve kısa zamanda kendi tek adam rejimini kurmuştur. Eski sistem yürürlükte olsaydı, Xi’nin bu sene sonunda iktidarı bırakması gerekirken şimdi arzu ettiği kadar ülkenin başında kalabilecek.  Mao sonrası dönemde yönetim politbüro tarafından en azından ilke olarak toplu bir şekilde yürütülürken, şimdilerde tek karar verici Xi olmuştur.  Hatta, işi daha da ileri götürerek kendisini rejimin kurucusu Mao ile aynı statüye yükseltmiştir.

Ekonomik yapı bakımından da her iki ülkenin Türkiye için bir model teşkil edemeyecekleri aşikardır. Bilindiği üzere, Rusya aslında petrol ve gaz ihraç eden sanayisi -silah hariç- pek gelişmemiş olan bir ülkedir.  Ancak Sovyet sistemi yıkılıp da özel mülkiyet 75 yıl sonra tekrar mümkün olunca, kısa zamanda çok büyük servetler meydana gelmiştir. Ülkenin tabii kaynaklarını ele geçiren oligarklar, devlet ile ele ele vererek halkı ve cılız kalan muhalefeti susturmayı becerebilmişlerdir. Oligarkların arasında zaman zaman Putin’e baş kaldıran birisi çıkıyor.  Yukos adlı petrol ve gaz imparatorluğunun kurucu sahibi Mikhail Khodorovsky gibi. Vergi kaçırdığı iddiası ile hapse atılmış, sekiz yıl yattıktan sonra ve servetini tamamen kaybettikten sonra ülkeyi terk etmesine izin verilmiştir.  Başka oligarklar fırsat varken dışarı kaçmışlar ve servetlerinin kaçırabildikleri bölümüyle İngiltere’de futbol takımları, gazeteler vs satın alarak hayatlarını orada idame ettirme yolunu seçmişlerdir.  Herhalde bizim imreneceğimiz bir sistem değil gibi geliyor.  En kötüsü, rejime muhalif olup da sesi fazla duyulan aktivistlerin hukuk çiğnenerek hapse atılmalarıdır.  En meşhur örnek, Türkiye’de adı pek duyulmayan ancak Putin’in korkulu rüyası olan Navalny’dir.

Çin’de durum pek farklı değil. Rusya’dan farklı olarak Çin tabii kaynak zengini değil.  Buna karşılık ekonominin zincirleri 1980’li yılların başında kırıldıktan sonra hepimizin bildiği gibi Çin baş döndürücü bir performans göstererek bugün dünyanın en büyük ekonomisi olma yarışında ABD ile başa baş gidiyor.

Ancak ilk zamanlarda geçerli olan ve parti diktatörlüğüne gölge düşürmemek kaydıyla hoşgörüyle karşılaşılan çok seslilik Xi Jinping’in iktidarını pekiştirmesiyle sona ermiştir.  İngiltere’den 1997’de geri alındığında 50 yıl boyunca dokunulmayacağı vaat edilen Hong Kong’daki serbestiye dayalı sistem ayak altına alınmış, ayaklanmalar kaba kuvvetle bastırılmış ve ileri gelenleri göçe zorlanmıştır.  Burada sayıları birkaç milyonu bulan 1997’de Hong Kong vatandaşı olan ve onların çocuklarına İngiltere’nin melce hakkı verdiğini kaydetmekte fayda vardır. Bunların ne kadarının bu haktan yararlanmak isteyeceğini zaman gösterecektir.

Uygur sorununa burada girmek istemiyorum. Bu yazının kapsamının aşar. Türkiye’deki iktidarın Çin’in  Uygur kökenli vatandaşlarına reva gördüğü mezalime karşı sessiz kalması çok şaşırtıcı değil. Çin’den sermaye bekleniyor, onu kızdırmanın iktidar için alemi yok.  Ancak özellikle solcu muhaliflerin bu konudaki sessizliği beni şaşırtıyor.

Tabii Çin ve Rusya’ya hayranlık duyan ve onlara imrenenlere, çocuklarını yurt dışında okutmak imkanına sahip olduklarında o ülkelere mi yoksa batıya mı göndermek isteyeceklerini sormak gerekir.  Gerçi belki bir kısmı da yine o ülkeleri seçerler.  Ama milletimizin büyük tercihinin o yönde olmadığı açıktır.

Sonuçta, yazılarımda sık sık dile getirdiğim şekilde, Türkiye kendine bir model arıyorsa, hukuk, insan hakları, demokrasi, hoşgörünün bulunduğu yöne bakmalı.  Batı ülkelerinin kusursuz olduğunu, hiçbir eksik veya kabahatleri olmadığını iddia edecek kadar safdilli değilim. Ancak, günün birinde laik, demokratik, hukuka ve sosyal adalete dayalı bir yönetime sahip olacaksak onun modelini Rusya ve Çin’de değil, İsveç ve Kanada gibi ülkelerde buluruz gibi geliyor.  Umarım onların ulaştığı demokrasi düzeyine, zenginlik düzeylerine ulaşmadan önce gelebiliriz.    

En son İçerik

Ünlü fon yöneticisinden altın tahmini

Altında geçen yılki rekor yükselişi tahmin eden fon yöneticisi, değerli metalde yeni zirveler görülebileceğini söyledi.…

Orman yangınları Antalya’da tarımı vurdu

Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır, Antalya’da çıkan orman yangınlarında ilk tespitlere göre, yaklaşık 720…

Dolar/TL’de ‘risk iştahı’ etkisi sürüyor

Küresel piyasalarda artan risk iştahı ve gelişen ülke para birimlerine artan taleple beraber Türk lirası…

3. köprünün Çinlilere satış görüşmesi durdu

Bloomberg HT'nin haberine göre İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün 2027 yılına kadar işletme hakkını elinde…

ABD’de altyapı paketinde kritik viraj alındı

ABD'de 550 milyar dolarlık altyapı paketinde taslak metin tamamlandı. Böylelikle paketin yasalaşması için bir adım…

Aygaz, Aykargo’da halka arzı gündeme aldı

Aygaz, bağlı ortaklığı Aykargo'nun danışmanlık şirketi McKinsey ile başarı primine dayalı bir uzun vadeli danışmanlık…