İsrail-Hamas Arbedesi: Kim kazandı kim kaybetti?

Geçtiğimiz günlerde İsrail ile Hamas arasında meydana gelen, 2014 yılından bu yana en kanlı olaylar zincirini teşkil eden ve 11 gün süren çatışmalar Filistin tarafında 253, İsrail tarafında da 12 kadar kayıpla sonuçlandı.  Gazze’de 350 milyon dolara ulaşan tahribata yol açtı. Sahada bir şey değişmedi. Zaten değişmesi de beklenmiyordu.  Yine de bu arbededen kimin kazançlı, kimin de zararlı çıktığını tahlil etmekte fayda var.

Aslında olay maalesef son yıllarda gittikçe artan ölçüde yaygınlaşan, İsrail’in Doğu Kudüs’ün Filistinli nüfusunu kademeli bir şekilde yerinden edip yerine Musevi göçmenleri yerleştirmesi politikasının Şeyh Jerrah adlı bir mahalleye uygulamaya başlanmasıyla patlak vermiştir. Bu mahallenin geçmişine bakıldığında aslında Osmanlı döneminde Musevi göçmenlere satılan topraklar üzerinde bina edildiği, 1948 yılında Doğu Kudüs Ürdün tarafından işgal edildiğinde Musevilerin orayı terk ettiği, 1967 yılında ise İsrail Doğu Kudüs’ü ele geçirdikten sonra ise İsraillilerin yavaş yavaş bölgeye geri dönmeye başladıkları ortaya çıkıyor.  Yani toprakların gerçek sahibinin kim olduğu konusu muallakta ve İsrail Yüksek Mahkemesine intikal etmiş durumda.  Tabii İsrail mahkemesinin Filistinliler lehine karar vereceği de şüpheli.  Diğer taraftan Osmanlı döneminde Musevi göçmenlere toprak satılmadığı yönünde ülkemizdeki yaygın kanaatin en azından Şeyh Jerrah söz konusu olduğunda pek doğru olmadığı da bu suretle ortaya çıkmıştır.

Filistinlilerin durumu protesto etmek için yaptıkları ve her iki din için kutsal bir bölge olan Mescid-i Aksa’da gerçekleşen gösterilerin İsrail güvenlik kuvvetlerince orantısız güç kullanılarak bastırılması üzerine Hamas, Gazze şeridinden İsrail topraklarına yıllardan beri görülmemiş şiddetle füze saldırısına geçmiştir.  Aslında bu füzelerin genelde kısa menzilli ve iptidai olmalarına karşılık kolayca üretilebildikleri için binlercesi kısa bir zaman içinde fırlatılabilmiştir.  İsrail’in Demir Kubbe olarak adlandırılan füze savar sistemiyle Hamas füzelerinin sadece bir kaçı hedefe ulaşmış ve az zayiata yol açmıştır. 

Gazze’nın içinden ve hastane, okul gibi sivil binaların kalkan niteliğinde kullanılarak fırlatılan füzelere karşılık olarak İsrail de şiddetle cevap vermiş ve kadın-çocuk ayırımı gözetilmeksizin yukarıda belirttiğim gibi 253 kişinin ölümüne yol açmıştır.  11-12 gün sonunda ABD- Mısır ve Katar’ın araya girmesiyle ateşkes sağlanmıştır.

Bu nafile arbede sahada bir şey değiştirmemiş olmasına rağmen, kazananı ve kaybedeni olmuştur.

Kanaatimce bu çatışmadan bölgede en kazançlı çıkan İsrail Başbakanı Netanyahu olmuştur. İki yılda dört seçim yapmış, bunların hiçbirinden istikrarlı bir hükümet kuracak kadar oy kazanamamış, çeşitli suçlamalardan dolayı başbakanlığı kaybettiğinde mahkemelere düşmesi kaçınılmaz olan Netanyahu çatışmalar başlamadan birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Rivlin’e hükümeti kuramayacağını bildirmiş, bunun üzerine Cumhurbaşkanı,  Netanyahu muhalifi ve daha ılımlı sayılan Yesh Atid  (Gelecek Var) partisi lideri Yair Lapid’e görevi vermiştir.  Ancak Lapid’in hükümet kurması İsrail Parlamentosunda temsil edilen Arap partisinin açık veya zımni desteği olmadan mümkün değil. Mevcut ortamda İsrailli Araplara dayanan bir hükümet kurulabilirse dahi uzun ömürlü olacağı şüphelidir. Bu durumda iktidarı kaybetmesi nerede ise kesinleşmiş olan Netanyahu derin bir nefes almıştır.  Belki de gösterdiği tavizsiz ve sert tutumun semeresini önümüzdeki aylarda yapılabilecek yeni bir seçimde görecektir.

Yönettiği Gazze bölgesinde verdiği önemli zayiata ve kendi insanlarının hayatına çok fazla önem vermeksizin onları tehlikeye atmaktan çekinmediğini bir kez daha ispatlayan Hamas, İsrail’e kafa tutabileceğini ve İsrail nüfusunu 11-12 gün boyunca tehdit altında tutabileceğini ortaya koymak suretiyle bölgede gücünü bir kez daha göstermiştir.  Ayrıca bazı batı ülkelerinde sempati kazanabilmiştir.

Sahada kaybedenlere bakacak olursak Filistin halkı ve Mahmut Abbas liderliğinde Batı Şeria’da konuşlanmış El-Fetih’in kaybedenlerin başında geldiği söylenebilir. Netanyahu gitseydi, İsrailli Arapların desteğine dayanmak zorunluluğunda olacak yeni hükümetin ABD’de yönetimin değişmesiyle yeniden gündeme gelen iki devletli çözüme doğru ilerleme şansı belki olurdu.  En azından Netanyahu’nun yerine geleceklerin Filistinlilere karşı daha yumuşak bir politika uygulaması beklenebilirdi.  Çatışmalardan sonra bu olasılığın ortadan kalktığı söylenebilir.

Bölgede kazananlar şüphesiz Mısır ve Katar olmuştur.  Bunların özelliği her iki taraf ile diyalogu sürdürebilmek olmuştur.  Ateşkes pazarlığını o sayede onlar yürütmüştür.  Mısır serinkanlı bir politika uygulamış, arabuluculuk yapmak durumunda kalacağını bildiği için çatışmalar başladıktan sonra yüksek perdeden bağırıp çağırmalardan çekinmiş ve ılımlı bir politika sürdürmüştür.  Hamas’a karşı duyduğu antipati Katar’ın işbirliği ile telafi edilmiş ve bu iki ülke iki taraf arasındaki diyalogun vazgeçilmez aktörleri konumlarını pekiştirmiştir.

Ve tabii bölge dışındaki ülkelere bakacak olursak, İsrail açısından tek önemsenecek dış gücün ABD olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.  İsrail için tehlikeli gelişme, ABD Kongresi içinde Demokrat kanadın Filistinlilere karşı kullanılan orantısız güçten rahatsızlık duyan bazı üyelerinin seslerini yükseltmesi olmuştur.  Yine de Hamas füzeleri bu seslerin kısa zamanda susmasını sağlamıştır.

Her zamanki gibi ABD ateşkes çağrısında bulunmasından birkaç saat sonra bu çağrı cevap bulmuş ve çatışmalar durmuştur.  Bu çağrıdan önce  ABD’nin Mısır ve Katar ile yakın bir işbirliği içinde olduklarına şüphe yoktur.  Bu üç ülkenin kalıcı çözüm için gayret gösterip göstermeyeceklerini zamanla göreceğiz.

Bölge dışındaki güçlere bakacak olursak, kaybedenler arasında şüphesiz AB yer almaktadır. Orta Doğu ihtilafları söz konusu olduğunda alışılmış olduğu üzere, AB yine tek sesle konuşamamış ve herhangi bir inisyatif kullanamamıştır.  Avusturya ve Çekya’nın gösterdiği aleni İsrail taraftarlığı, Macaristan’ın o ülkeyi eleştiren açıklamaları veto etmesiyle birleşince AB sessiz kalmıştır. Fakat, İsrail’in bombardımanlarının Gazze’de yol açtığı büyük tahribatın izlerini silmek ancak AB’nin sağlayacağı maddi destekle mümkün olacaktır.  Dolayısıyla bir süre sonra şüphesiz dikkatler o tarafa dönecektir.

Maalesef Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu arbededen uluslararası arenada zararlı çıkmıştır.  Sayın Erdoğan’ın içeride kendisine destek veren zümrelerin hoşuna gidecek ancak dışarıda tepkiyle karşılanan sözleri hem kendi imajının, hem de Türkiye’nin batı dünyasındaki  algısının mümkünse daha da bozulmasına yol açmıştır.  Kullandığı ifadeler ABD tarafından Musevi düşmanı  olarak tarif edilmiş ve onu anti-semitizmle suçlayan resmi açıklamaya maruz kalmıştır.  Bu söylemin ve maalesef iktidara yakın çevrelerin son senelerde gittikçe yükselen bir perdeden yaptıkları Musevi düşmanı beyanlar ülkemizde sayıları gittikçe azalan ve göçe zorlanan Musevi cemaatini ciddi bir şekilde rahatsız ettiği bilinmektedir. Bu söylemin değiştirilmesinde her bakımdan yarar vardır.  Her şeyin dışında toplum içinde zaten gereğinden çok fazla kutuplaşmalar mevcut iken daha fazlasını yaratmanın kimseye bir faydası olmayacağı aşikardır.

Bu tecrübe, bir ülkenin başkalarının taraf olduğu ihtilafların çözümlenmesinde rol almak istediği takdirde, ihtilafa taraflar arasında eşit mesafe muhafaza etmesi ve söylemini de ona göre ayarlaması gerektiğini tekrar göstermiştir. Oysa iktidarımız başka hiçbir ülkenin yapmadığı ölçüde ağırlığını taraflardan birinden yana kullanmış ve kendini böylece denklemin dışında bulmuştur.

Diğer taraftan, Hamas’ın AB, ABD ve İsrail tarafından terör örgütü olarak tanımlanmasına rağmen bu örgüte en yüksek düzeyde ve aleni bir şekilde verilen desteğin bir bedeli olacaktır.  Başkalarının terör örgütü olarak gördüklerine ve liderlerine kahraman muamelesi yaparsak, bizim de terör örgütü olarak gördüklerimizin başkalarının gözünde müsamaha ile karşılanmasına şaşmamak gerekecektir.          

En son İçerik

Galatasaray’ın yeni başkanı Burak Elmas oldu

Geçtiğimiz günlerde projelerinden ilk kez Finans ve Ticaret'e bahseden Burak Elmas, Galatasaray'ın 38. başkanı oldu.…

“Türkiye, dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumunda”

Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonunca "20 Haziran Dünya Mülteci Günü" etkinliğinde konuşan Milli Eğitim Bakanlığı…

İbrahim Reisi İran’ın 8. Cumhurbaşkanı seçildi

İran'da 18 Haziran tarihinde yapılan 13. Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin ilk resmi sonuçlarına göre muhafazakar aday İbrahim…

TAV’dan Kuzey Makedonya’ya yatırım kararı

TAV, Kamuyu Aydınlatma Platformu'na yaptığı açıklamada Kuzey Makedonya’da 49,7 milyon euro yatırım yapılacağını açıkladı. TAV…

Kurulan şirket sayısı geriledi

Kurulan şirket sayısı, mayısta bir önceki aya göre yüzde 47,7 azalarak 4 bin 480, kapanan…

Günlük aşılama 1,5 milyonu aştı

Türkiye'de günlük aşılamada 17 Haziran itibariyle yeni rekor kaydedildi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın verdiği verilere…