Türkler ve Araplar

Çalışma hayatımın özellikle son dönemlerinde çeşitli uluslararası toplantılara katılmak için Fas’a gittim.  Tanıştığım Faslılar sanki sözleşmişçesine Türk TV dizilerini zevkle izlediklerini ve Osmanlı’nın uzanamadığı tek Arap toprağı olmanın verdiği gururu neredeyse aynı cümlede dile getirirlerdi. 

Hepimizin bildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu sonuna kadar çok dinli, çok uluslu, çok dilli ve kültürlü bir devlet olmuştu.  İmparatorluğunun ilk asırlarında yönetici sınıf devşirme dediğimiz Balkan kökenli ve Müslüman yapıldıktan sonra sarayda yetiştirilen Hristiyan doğan çocuklardan oluşmuştu.  Osmanlıda batı ülkelerinden farklı olarak hükümdarın etrafında babadan oğula geçen ve demokrasi gelinceye kadar ülkeyi yöneten toprak sahibi varlıklı bir aristokrasi mevcut değildi.  Hatta, tanzimata kadar veraset yoluyla geçebilecek özel mülkiyet de pek yoktu.

Yine hepimizin bildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu zayıflama dönemi ilerledikçe çok dinli ve kültürlü yönü yerini Müslümanların gittikçe büyük çoğunluğu oluşturduğu bir devlet şeklini almıştır. 1877 yılında toplanan ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanının 130 üyesinin 71’i Müslüman, 44 Hıristiyan, 4’ü de Museviydi.  İkinci Meşrutiyetin  1908 yılında toplanan ilk Mebusan Meclisi ise 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav ve dört Museviden oluşuyordu. İmparatorluğun son yıllarında toplanan Meclislerde Türk ve Arapların oranı artmış, Hıristiyanlarınki azalmıştır.  Bu tabiatıyla Balkan savaşlarında kaybedilen toprakların bir yansımasıydı.

İmparatorluğun Hristiyan tebası  azaldıkça devlet yönetiminde Müslümanların ve dolayısıyla Arapların ağırlığı artıyordu. Bu gelişme özellikle Abdülhamit zamanında görülmüştür. Bugün Türkiye’de unutulmuş olan ancak Tunus’ta bir ara banknotlarda resmi yer alan Arap değil Gürcü olmakla beraber Tunus beyliğinde üst düzey görevlerde bulunduktan sonra İstanbul’da Sadrazam olan Tunuslu Hayrettin Paşa, Arnavut asıllı olup birkaç sene Sadrazamlık yapan Avlonyalı Ferit Paşa -ki oğlu sonradan Arnavutlukla ileri gelen bir siyasetçi olmuştur- ve Abdülhamit’in  başhafiyesi Arap İzzet Paşa son dönem Osmanlı erkanından bazı örnekleri teşkil etmektedir..

İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı alıp da Osmanlı İmparatorluğu’nu çok etnili bir devletten Türk devletine dönüştürmeye başladığında haliyle Araplar kendilerine başka bir yol aramaya başlamışlardır. Baas partisinin öncülüğünü teşkil eden Arap milliyetçi dernekleri Bağdat, Şam ve Beyrut’ta o dönemlerde kurulmuştu. Yani Arap milliyetçiliği sık sık iddia edildiğinin aksine Birinci Dünya Savaşında Haşimilerin önderliğindeki  İngiliz destekli ayaklanmayla değil, daha önce başlamıştır.   

Bununla birlikte Ürdün, Suriye ve Irak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk önce Fransız ve İngiliz idaresi altında sonradan da tam bağımsız olduklarında yöneticileri İstanbul’da eğitilmiş, Türkçe konuşan insanlardan oluşuyordu. Örnekleri çoktur.

Türkçe birkaç nesil boyunca o ülkelerde kullanılmaya devam etti.   Mısır’da aslında Arap da olmayıp Arnavut kökenli olan hıdiv ve hükümdarların Kral Faruk’a kadar doğru dürüst Arapça bilmedikleri ve sarayın dilinin Türkçe olduğu söylenir.

1982 yılında Ürdün Kralı Hüseyin Devlet Başkanı Kenan Evren’in misafiri olarak Ankara’ya gelmişti. Dönem bir hayli hassastı.  İran-Irak savaşı en üst noktasındaydı ve gerek Ürdün, gerek Türkiye bundan büyük rahatsızlık duyuyordu.  Görüşmeler iki gün sürdü ve İngilizce ile Türkçe cereyan etti.  Tercümanlık genç memur olarak bana düştü.  İlk görüşmeden önce Kral Hüseyin Türkçe anladığını, dolayısıyla Kenan Evren’in Türkçe olarak söyledikleri arasında anlamadığı ve tercüme edilmesine ihtiyaç duyduğu bir şey olursa bana işaret edeceğini söyledi. Gerçekten de çoğu zaman tercümeye ihtiyaç duymadı.  Sadece onun İngilizce söylediklerini Evren Paşa için Türkçeye tercüme etmem yeterli oluyordu.  Yalnız bir noktada Evren Paşa ara vermeden uzunca bir takdim yaptı. Kral bana dönerek tercümesini istediğini işaret etti. Ben de uzunca takdimi elimden geldiği kadar ve süratle tercüme ettim. Bitirdikten sonra hazır bulunan kralın kuzeni ve mabeyncisi annesi Şakir Paşa ailesinden meşhur ressam Fahrünnisa Zeid olan Prens Raad müdahale etti ve tercümede eksik kalan bir bölümü tamamladı. Herkes gülüştü ve Evren Paşa takdirlerini dile getirdi.

Bugünkü nesillerde bu pek kalmamıştır. Nihayet Arap toprakları Türklerden kopalı 100 yıldan fazla oldu.  Ancak, uzun süren birlikteliğimizin sadece hoş hatıralar bıraktığını sanmak çok yanlış olur.  Beyrut’taki hükümet binalarının olduğu yer Şehitler Meydanı adını taşır. Bu şehitler ise Cemal Paşa’nın 1916 yılında orada idam ettiği Arap milliyetçileridir.  Maşrek Araplarının o dönemlerden kalan kötü hatıralardan dolayı Türklere pek sıcak bakmadığı bir gerçektir. Türklerin de geleneksel olarak Arap isyanını arkadan hançerlenme olarak gördüğü de hepimizin malumudur.   Bugün bile İsrail’in elinde karşılaştıkları haksızlık ve kötü muamelenin ülkemizde sert bir tepki uyandırdığı Filistinlilerin karşılık olarak  Kıbrıs ve Ermeni soykırım iddiaları karşısında ülkemize destek olmadıkları bilinmektedir.

Bu tür nedenlerle Cumhuriyet kurulduktan sonra ve Batıya dönük politikanın bir gereği olarak  Türkiye Arap dünyasıyla mesafeli bir ilişki sürdürmüştür. Zaten o dönemlerde Arap ülkeleri İngiltere, Fransa ve İtalya arasında paylaşılmış, farklı ölçülerde muhtariyet altında veya Cezayir örneğindeki gibi doğrudan doğruya Fransa’nın bir parçası şeklinde yönetilmiştir.

O dönemlerde Türkiye Arap milliyetçi hareketlerine destek vermemeyi tercih etmiş, hatta 1954’te başlayan Cezayir kurtuluş mücadelesinde Fransa’ya açık destek vermiştir.  Özellikle Soğuk Savaş döneminde Lübnan ve Irak’ın batı nüfuz alanında kalması için mücadele vermiş, hatta Irak Türkiye, İran ve Pakistan ile birlikte Bağdat Paktı adı altında batı ittifak sistemine dahil olmuştur. 1958 Irak ihtilali Mısır ile Türkiye arasında ülke üzerinde nüfuz mücadelesini Mısır’ın kazanmasından kaynaklanmıştır.

Sonraki dönemlerde Türkiye Araplar arası kavgalara uzak durmayı ve Arap-İsrail savaşlarında mümkün olduğu kadar dengeli bir tutum izlemeyi tercih etmiştir.  Son zamanlarda bu politikanın ters yüz edildiği ve Türkiye’nin sadece yumuşak değil, askeri gücünü de çeşitli Arap ülkelerinde göstermekte olduğu bir vakıadır. Ancak bu müdahalelerin bizi Araplara sevdirdiği mi yoksa tersine Türkiye’ye karşı husumeti mi arttırdığı çok açık değildir. Sürdürülürse bu politikanın etkileri uzun vadede daha çok belli olacaktır.

Ancak ülkemizde özellikle son zamanlarda ön plana çıkan Osmanlı nostaljisinin ne Arap dünyasında ne de Osmanlı’nın hükmettiği topraklarda paylaşılmadığı gayet açıktır. 1999 yılında zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700’üncü yıldönümü münasebetiyle bir tarihte Osmanlı’nın hükmettiği topraklar üzerinde kurulmuş devletlerin başkanlarıyla İstanbul’da bir zirve toplamayı düşündü. Belki de aklında İngiliz, Fransız ve Portekizlilerin eski kolonileriyle yaptığı gibi ancak daha çok dil, kültür ve değerler ağırlıklı bir birlik oluşturmak vardı. Herhalükarda, Dışişleri Bakanlığı’nın bu fikre çok sıcak bakmamasına rağmen davetler yapıldı. Sadece Azerbaycan’ın o zamanki Devlet Başkanı Haydar Aliyev ve KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’tan olumlu cevap geldi. 1999 depremi bu projeyi iptal etmek için kuvvetli bir gerekçe teşkil etti ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşu o dönem hayatta olan Osmanlı Hanedanı’nın mensuplarına Demirel’in Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği bir yemekle kutlandı.

Diğer taraftan söylemlerimizde sık sık kullanıldığı şekilde dünyayı din ekseni üzerinden bölmenin ve bir taraftan Hristiyan alemi ve onun karşısında bir Müslüman alemi görmenin gerçeklere pek uymadığını da hatırlatmakta yarar var.  Bir Hristiyan aleminden bahsetmek en azından siyaset söz konusu olduğunda doğru değildir.  20’inci asrın ilk yarısına kadar ve daha önceki dönemlerin en büyük ve kanlı savaşları hepsi Hristiyan olan ve üstünlük peşinde koşan devletler arasında cereyan etmiştir.  Birbirlerinin milyonlarca genç askerini katleden İngiliz ve Almanlar Birinci Dünya Savaşı’nda aynı Tanrı’nın kendi taraflarında olduğuna inanır ve ona dua ederlerdi.

20’inci asrın ikinci yarısında ve 21’inci yüzyılda ise en büyük savaşlar Müslüman ülkeler (mesela İran ve Irak) arasında ve kendi içlerinde (mesela Suriye, Yemen, Libya, bir ölçüde Irak) cereyan ettiği de bir vakıadır. Bu anlamda bir Müslüman Birliği olmadığı gibi Araplar arasında da bir birlikten bahsetmek de mümkün değildir.       

Yukarıdaki hususların ışığında Araplarla olsun, Balkan ülkelerindeki milletlerle  olsun ortak tarihimizin her zaman iyi bir hatıra bırakmadığı bilinciyle hareket ederek, onlarla ilişkilerimizi buna göre belirlememizde fayda var.

En son İçerik

Dolar/TL faiz kararı sonrası yatay

Dolar/TL, Fed'in değişen tahminleriyle ciddi bir yükseliş kaydederken Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın perşembe günkü faiz…

İstanbul’un en değerli 10 mahallesi

İstanbul'un ortalama konut metrekare satış fiyatlarının en yüksek olduğu mahalleler sıralandı. İstanbul'un en değerli mahalleleri…

Euro Bölgesi’nde TÜFE Mayıs’ta yüzde 2 arttı

Euro Bölgesi’nde TÜFE Mayıs’ta tahminlere paralel olarak yüzde 2’ye yükseldi. Enerji fiyatlarındaki sert yükseliş ve…

Erdoğan: Biden’a F-35 ve S-400’de farklı bir adım beklemeyin dedim

Biden ile görüşmesine değinen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Türkiye olarak gerek F-35 gerekse S-400 konusunda…

Küresel piyasalarda Fed’in şahin tahminleri satış getirdi

Küresel piyasalarda Fed'in şahin öngörüleri riskli varlıklarda satış baskısı yarattı. Fed’in tahminleri aracılığıyla daha şahin…

Özel sektörün yurtdışı borcu Nisan’da geriledi

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre Nisan sonu itibarıyla, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam…