Diplomaside gol

Diplomasi için “Olabilirin Sanatı” (The Art of the Possible) denir. Yani hedeflerinizi tespit ederken gerçekleşme imkanı olup olmadığını bileceksiniz, maksimalist olmayacaksınız, karşınızdakinin de bazı hakları ve hedefleri olduğunu kavrayarak ona göre hareket edeceksiniz.

Çalışma hayatımın önemli bir bölümünü iki ayrı uluslararası kuruluşun sekretaryalarında geçirdim.  Bu tür teşkilatların sekretaryalarının görevi taraflar arasında farklı pozisyonları birbirine yaklaştırmaya çalışmak ve uzlaşı aramaktır. Egemen devletler ve aralarındaki ihtilaflar söz konusu olduğunda bir tarafın tamamen haklı, diğer tarafın tamamen haksız olduğu durumlar pek nadirdir.  Hiçbir şey tamamen siyah veya tamamen beyaz olmayıp, her şey grinin muhtelif tonlarındadır.

Bugünlerde gündeme çokça gelen Lozan Antlaşması ile Montrö Boğazlar Sözleşmesi makul hedeflerin belirlenerek onların gerçekleşmesinin sağlandığının örnekleridir. Bazı hedeflerden vazgeçilmesinin de mümkün olduğunu göstermektedirler. Örneğin, Lozan’da Türkiye Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin İstanbul’dan çıkartılması için mücadele vermiş, ancak bu hedefine ulaşamamış, bunun uğruna masayı devirmekten kaçınmasını bilmiştir.  Aynı şekilde, boğazlar bölgesinin silahsızlandırılmasını ve yönetiminin tüm imzacı ülkelerin temsil edildiği bir uluslararası komisyon tarafından üstlenilmesini kabul etmiştir. Bugün böyle bir düzenleme bize egemenlikten büyük bir feragat gibi gözükse de, o devirde benzer örnekleri vardı. Aynı şekilde Montrö Sözleşmesi de boğazlar üzerinde    Türkiye’nin egemenliğini sağlamış ve yönetimini Uluslararası Komisyondan alıp Türkiye Cumhuriyeti’ne vermiş, ancak bu egemenliği de sınırsız kılmamıştır.  Örneğin Türkiye istediği zaman boğazları kapatma imkanına sahip olmadığı gibi Kırım Savaşı’na son veren 1856 Paris Antlaşması’nda öngörüldüğünün aksine başta Rus savaş gemileri olmak üzere yabancı savaş gemilerine boğazları kapatma hakkına da sahip değildir.

Diplomaside bir ülkenin kayıtsız şartsız tüm hedeflerinin gerçekleşmesi ancak karşı tarafın savaş mağlubiyeti gibi acz içinde olduğu durumlarda mümkündür.  Almanya’nın Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndaki yenilgileri veya Osmanlı İmparatorluğu’nun Sevr Anlaşması’nı imzalamaya zorlandığı durumlar gibi. Bunların da sağlıklı ve kalıcı neticeler verdiği söylenemez. Versay Antlaşması zaman içinde Hitler’in iktidara gelmesine yol açmış, Sevr de Kurtuluş Savaşımızı tetikleyerek işlevsiz kalmıştır.  Yani Almanya’nın 1919’da, Türkiye’nin de 1920’de yediği gollerin etkisi fazla sürmemiştir.

Demek oluyor ki, bir çözümün kalıcı olabilmesi için taraflar arasında denge içermesi gerekmektedir. Lozan Antlaşması ve Montrö Sözleşmesi bu kadar uzun ömürlü olabilmişlerse, bu denge sayesinde olmuştur.

Bugünlere baktığımızda ise, dış politikamızda denge arayışının pek kalmadığını görüyoruz.  Özellikle son birkaç yıl içinde ilan edilen dış politika hedefleri sanki etrafımızda başka hiçbir ülke yokmuş gibi veya o ülkeler Türkiye’nin iradesine boyun eğmek mecburiyetinde imiş gibi belirleniyor.  Bu arada bu hedefler kamu oyuna da aşılanıyor ve bir hamaset havası içinde kahramanlık naraları atılıyor.  Bunun belki en açık örneği Doğu Akdeniz’dir. Uluslararası hukuka göre, deniz alanlarının hudutları müzakere veya bu yol netice vermiyorsa tahkimle tespit edilir.  Türkiye ise BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmadığını öne sürerek komşularının hak iddialarını da gözetmeden kendi kendine çizgiler çizmiş, bir tek Libya’nın eski yönetimiyle ülkenin anayasasına uygun şekilde onaylanmadığı için akıbeti meçhul olan bir anlaşma imzalamıştır.  Ancak ne bu anlaşma, ne de Mavi Vatan adıyla meşhur olan o harita gerek bölge ülkeleri, gerek daha uzak olanlar tarafından kabul görmüştür.

Buna rağmen, geçtiğimiz yıl hepimizin malumu olduğu üzere tartışmalı sularda sismik araştırma gemileri faaliyet gösterince, AB ve ABD harekete geçmiş, AB yaptırım yoluna gitmiş ve zaten bıçak sırtında duran ülke ekonomisi bir sarsıntı daha geçirmiştir.  Sembolik olan yaptırımların ağırlaştırılabileceği tehdidi karşısında gemiler geri çekilmek durumunda kalmıştır.  Hiçbir ülke Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hakları olmadığını iddia etmemektedir. Ancak, ilgili ülkelerin haklarını dikkate almayan tek taraflı adımların hüsranla bittiği de açıktır.  Gol yenmiştir çünkü gerçekçilik ve denge politikası terk edilerek yerini hamasete bırakmıştır.

S400 konusu da benzer bir hezimet örneğidir.  Bu füzelerin Türkiye tarafından satın alınmasının hem siyasi hem de teknik açıdan sakıncalarının yıllar boyunca makamlarımıza izah edildiği anlaşılmaktadır.  Ancak, bu uyarıların dikkate alınmadığı, nereden geldiği belirtilmeyen bir tehdide karşı ülkenin savunmasının acil bir ihtiyaçla karşılaştığı iddiasıyla milyarlarca dolar harcanmış, neticede yine yaptırımların devreye girmesiyle atılan adımlardan geri dönülmüş, füzeler devreye sokulamamış, varsa Türkiye aynı tehdidin altında yaşamaya devam etmiş ve kendisi için bir çok avantajları olan F35 savaş uçağı projesinden de dışlanmıştır.  Daha da ötesi, inşaatı devam etmekte olan Türkiye’nin ilk uçak gemisinin de bu gidişle bittiğinde taşıyacağı uçak olmayacaktır.

Maalesef, bu gibi örneklere son yıllarda çok rastladık. Bir de tabii AB Konsey ve Komisyon Başkanlarının yakınlarda Ankara’ya yaptıkları ziyaret sırasında meydana gelen ve anında müdahale edilmediği için iktidarın dış dünyadaki  algısına çok büyük zarar veren “kanepe” krizi, arkasından da Yunanistan Dışişleri Bakanına verilen Ankara’dan kendi kamu oyuna hamasi konuşmalar yapma fırsatı affedilmez yönetim hatalarıdır. 

Yazımın girişinde uluslararası teşkilat sekretaryasında çalışma tecrübemden bahsetmiştim. İlk başladığımda amirimin verdiği öğüdü hiç unutmadım. Somut bir hedefin yoksa, toplantı tertiplemeyeceksin, insanları sırf konuşmaları için toplantıya davet etmeyeceksin.

Yapılan son iki ziyaret işte bu tarife uymuyor. Nedense Cumhurbaşkanı Erdoğan AB Konsey ve Komisyon Başkanlarının Ankara’yı ziyaret etmelerinin ilişkilerin normalleşmesi için önemli bir fırsat teşkil ettiğini düşünmüş ve bu konuda çok ısrarlı olmuştur.  Bu ziyaretten değil fayda, maalesef “kanepe” krizi nedeniyle zarar görülmüştür.  AB liderlerinden yeni bir şey duyulmamış, kendisi de onlara daha önce duymadıkları bir şey söyleyememiştir.

Aynı şekilde bir Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın altı yıl sonra yaptığı ilk ziyaretten de neyin beklendiği açık değildi. 62 tur istikşafi görüşmeden hiç bir netice alınmamış, bilinen görüşler tekrar edilmiştir. Gelmişken Yunanlı Bakan Yunan kamu oyuna hitap etme fırsatı bulmuş, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Türk kamu oyunu tatmin etmeye yönelik bir cevap vermiş, ziyaretin en ufak bir faydası olmamıştır. Tersine, Yunanistan AB’ye dönüp Türkiye ile diyaloğun anlamı olmadığını ilan etmek ve önümüzdeki aylarda Türkiye tarafından herhangi bir tek taraflı adım atılması halinde AB’nin Haziran zirvesinde yeniden yaptırım konusunu gündeme getirmesi için bir fırsat elde etmiştir.  Oysa her iki ziyaret planlanırken karşı tarafa verilecek yemlerin ve karşılığında neyin isteneceğinin belirlenmesi gerekirdi. Kendi hedeflerinizi karşıtlarınıza empoze etme imkanına sahip değilseniz, yapılacak asgari şey budur.

Ancak iktidarımızın gol yemeğe doymadığı anlaşılmaktadır.  Geçtiğimiz hafta ABD Başkanı Biden 40 yıl aradan sonra bizim 1915 olayları olarak adlandırdığımız tehcir ve katliamı soykırım olarak tarif eden bir açıklama yapmıştır.  İktidar da ülkenin içinde bulunduğu vahim ekonomik durumdan dolayı buna tepkisiz kalmak zorunda kalmıştır. Bu da yetmezmiş gibi birkaç gün sonra Cenevre’de yapılan Kıbrıs görüşmelerinde sadece karşı tarafın değil, uluslararası toplumun reddedeceği bilinen Kıbrıs’ta iki egemen devlet önerisi yapılmış, aynı gün içinde BM Genel Sekreteri, ABD ve Rusya tarafından açıklamalarla bu önerinin BM kararlarına aykırı olduğu ve dolayısıyla kabul edilemeyeceğini yüzümüze vurulmuştur. ABD ile Rusya’yı hiç alışılmamış bir şekilde aynı safa oturtmak bir başarı sayılmıyorsa, bu öneriyle neyin hedeflendiği anlaşılmamaktadır. Yunanistan ile Kıbrıs Rumlarının arka arkaya attıkları gollerin bedelini Haziran ayında yapılacak AB zirvesinde ödemek durumunda kalmayacağımızı ummaktan başka bir şey yoktur.  

Özetle, diplomaside gol yemek istemiyorsanız hedeflerinizi gerçekçi bir şekilde belirleyeceksiniz, dünyada sizden başka ülkeler bulunduğu gerçeğini ihmal etmeyeceksiniz, diyalog, görüşme falan tertipleyecekseniz somut sonuçlara yönelik bir gündeminiz olacaktır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye bunu yapmasını bildi.  Belki bir gün nasıl yapıldığını hatırlar.

En son İçerik

Müsilaj

Marmara’daki kirliliği görünce yıllar öncesine gittim. Çocukluğum anneme, babama denize gitmek için yalvarmakla geçerdi. Ya…

Müsilajın Marmara Denizi’nde balıkçılığa etkisi

Uzmanlara göre geçtiğimiz günlerde Marmara Denizi'nde ortaya çıkan müsilaj (deniz salyası) Marmara Denizi'ndeki balıkçılığı hem…

Microsoft, Windows 10’a desteği sonlandıracağı tarihi açıkladı

Microsoft’un 6 yıl önce kullanıma sunduğu Windows 10 işletim sistemine sunduğu yazılım ve güvenlik güncellemesi…

Dünya’da çevreyi en çok kirleten 10 şirket

Karbondioksit yaratma yüzdelerine göre çevreyi en çok kirleten 10 şirket belli oldu. The Carbon Majors…

Gübre fiyatlarındaki artış son 1 yılda yüzde 100’ü aştı

Bloomberg HT'den İrfan Donat'ın aktardığı habere göre son 1 yılda çiftçinin en çok kullandığı kimyasal…

Rusya Merkez Bankası faiz artırdı

Bloomberg HT'nin aktardığı habere göre Rusya Merkez Bankası piyasa beklentileri doğrultusunda politika faizini yüzde 5,50…