Montrö ve ben

Başlık pek iddialı oldu. Yazıyı okuyanlar neden bu başlığı attığımı anlayacaktır.

1973 yılı sonbaharında üniversiteyi yeni bitirmiş 22 yaşında bir genç olarak Dışişleri Bakanlığına girdiğimde, görevlendirildiğim yer Uluslararası Kuruluşlar Dairesinin Üçüncü Şubesiydi. O tarihlerde Yunanistan’la Ege ihtilafı henüz başlamamış, Dışişleri Bakanlığının denizlerle başlıca ilgisi Montrö Sözleşmesiydi.

Genç bir memur olarak bana verilen görev Montrö Sözleşmesinin gündelik uygulamasıydı.  Konu son zamanlarda bir hayli dikkat çektiği için ayrıntısına girmeye gerek görmüyorum.  Sözleşme ticaret gemileri için zararsız geçiş serbestisi öngörmekte, hatta pilot kullanma zorunluluğu dahi getirmemekte, savaş gemileri için ise Karadeniz’e sahildar ülkeler ile sahildar olmayan ülkelerin gemileri arasında bir ayırım yapmaktadır.  Bu ayırımın amacı ise Karadeniz’e sahildar ülkeler lehine bir denge kurmak ve mümkün olduğu kadar dış ihtilaflardan ari bir deniz olmasını sağlamaktı.

Bilindiği üzere Boğazlardan her iki istikamette savaş gemisi geçirmek isteyen ülkeler Dışişleri Bakanlığına yazılı bir tebligat yaparlar.  Basında çıkan bazı haberlerde izin isteme kavramını gördüm.  Bu doğru değildir. Türkiye’nin savaş gemilerinin geçişlerine izin vermek gibi bir yetkisi yoktur.  Sadece geçişlerin sözleşmeye uygunluğunu denetlemek ve uygun olmayanları engellemek hakkı vardır.

O tarihlerde Soğuk Savaş en sıcak dönemini yaşıyor, Sovyetler Birliği askeri ve deniz gücü belki de en yüksek noktasına çıkmış, Afganistan hezimeti henüz meydana gelmemiş, SSCB’nin çökebileceği kimsenin aklından geçmemişti.  SSCB tüm denizlerde boy gösterme iddiasında olup özellikle Akdeniz’de sürekli bir mevcudiyet muhafaza etmek ve kriz halinde hızlı bir şekilde bu mevcudiyetini arttırmak arzusundaydı.

Oysa, Montrö Sözleşmesin 13’üncü maddesi sahildar ülkelere geçişten sekiz gün önce diplomatik kanaldan bildirim zorunluluğu getiriyordu. Olası bir kriz ihtimalinde bu sekiz günlük tebliğ süresi çok kısıtlayıcı olurdu.  Sovyetler bunun yolunu bulmuşlardı.  Her gün, bazen günde iki defa, Dışişleri Bakanlığına nota göndermek suretiyle geçiş tebligatında bulunurlar, ancak geçişi bildirilen gemilerin belki 1/10’i fiilen geçiş yaparlardı. Ancak ihtiyaç halinde ve Akdeniz’e süratle gemi indirmek gerektiğinde ellerindeki tebligatlar hareket marjlarını genişletiyordu.

Montrö’nün aynı maddesine göre tebligatta, geminin adının bildirilmesi gerekiyordu.  Ancak tabii gemi adı verildiği takdirde bahsettiğim hareket marjı azalacaktı. O nedenle Sovyetler sadece geminin üstünde boyalı borda numarasını tebliğ eder, adını vermezlerdi.  Bu suretle gönderilecek gemi seçimini daha geniş tutabiliyorlar çünkü borda numarasını değiştirmek herhalde fazla vakit almayan bir işti.  Bir defasında Boğazlardan geçen bir geminin bir tarafında bir numara, diğer tarafında ise başka bir numara boyanmıştı.  Memnuniyetsizliğimizi Sovyet büyükelçiliğine duyurmuş ancak geminin geçişini engellememiştik. Sözleşmenin aynı maddesine göre, geçiş tebligatında yapılacak değişikliklerin üç gün önce bildirilmesi gerekiyordu.  Ancak Sovyetlerin bu yükümlülüğü yerine getirdiklerini hiç hatırlamıyorum. 

İşte benim işim bu tebligatların takibiydi.  Gelen notaların içeriğini öncelikle kendi makamlarımıza, müteakiben de sözleşmeye taraf ülkelerin Ankara’daki Büyükelçiliklerine ve ayrıca sözleşmeye taraf olmayan ABD’nin Büyükelçiliğine vakit kaybetmeksizin iletmek gerekiyordu. Rutin bir iş ancak yine de sorumluluk gerektiriyordu. Notaların birini çekmemde unutmuş olsam veya içeriğini zamanında makamlarımıza iletmeyi unutsam büyük bir rezalet doğacak, zira geminin geçişi belki de deniz kuvvetlerimiz tarafından durdurulacaktı.

Sahildar olmayan ülkeler için durum değişikti. Zaten Karadeniz uluslararası ticaret yollarının geçtiği bir transit denizi olmadığı için ABD dışında sahildar olmayan ülkeler pek istisnai olarak Karadeniz’e gemi gönderirlerdi.  O da daha ziyade bayrak göstermek, Karadeniz’in bir Sovyet denizi olmadığını göstermek içindi.

Yine basının etraflıca irdelediği gibi sahildar olmayan ülkelerin geçiş şartları çok daha kısıtlayıcıdır. Kısıtlamaların en önemlisi tonaj ve taşıdıkları topların hacmi ile ilgilidir. Amaç, sahildar ülkeler için tehdit teşkil edecek ağır top taşıyan üçüncü ülkelerin gemilerinin Karadeniz’e girişini engellemekti.  Ancak, sözleşmenin imzalandığı 1936 yılında gemilerin güçleri taşıdıkları topların hacmiyle ölçülürken, füze teknolojisinin gelişmesiyle toplar devre dışı kalmış ve yerlerini çok daha hafif olan füzelere bırakmışlardı. Bunun neticesinde savaş gemileri küçülmüş ancak güçleri artmıştı. Bu sefer Montrö’de olmayan saldırı ve savunma füzeleri diye bir kavram icat edilmiş ve saldırı füzesi, dolayısıyla sahildar ülkeleri tehdit edebilecek silah taşıyan gemilerin girmesi engellenmiş, sadece geminin kendi savunmasını sağlayacak füze taşıyanlara izin verme yoluna gidilmişti. Ancak bu ayırımın da pek geçerli olmadığı, buna rağmen ABD’nin Karadeniz’de Sovyetlerle deniz muharebesine girecek kadar çılgın olmadıkları bilinciyle, Sovyetler zaman zaman ve yarım ağızla serzenişte bulunurlar, buna karşılık Amerikalılar da sırf zaman zaman Boğazlardan geçirmek ve Karadeniz’e çıkarmak için nerede ise silahsız iki gemiyi envanterlerinde muhafaza etmek zorunluğunda bırakıldıklarından şikayet ederlerdi.

Bir sabah işe geldiğimde Çanakkale Valiliği’nin acele olarak Bakanlığı aradığını ve bir Sovyet limanını ziyaret etmek üzere davet almış Mısır Deniz kuvvetlerine ait okul gemisinin Boğaza dayandığını ancak geçiş tebligatı hakkında kendilerine bilgi verilmediğini söylediğini, ne yapılması gerektiğini sorduğunu öğrendim.  Tabii amirlerimin ilk tepkisi Mısır Büyükelçiliği’nin olası bir notasını çekmemde unutup unutmadığımı benden sormak olmuştu.  Büyükelçiliğin böyle bir notasının mevcut olmadığı anlaşılınca, kendileri aranmış, cevaplarında Karadeniz’e ilk defa okul gemisi de olsa bir savaş gemisi gönderdikleri, Montrö’nün savaş gemileri için tebligat hükümlerinden haberdar olmadıkları bildirilmişti. Çözüm kolay bulundu.  Mısır gemisinin komutanı ve mürettebatı Çanakkale valisinin 4-5 gün resmi misafiri oldular, bu arada gerekli tebligatlar eski tarihle yapıldı ve dosya eğlenceli bir şekilde kapandı.

Montrö’nün uygulanması her zaman bu kadar kolay olmamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar, hem müttefikleri Romanya ile Bulgaristan desteğiyle Tuna nehri üstünden Karadeniz’e savaş gemileri ve denizaltılar indirmişler, hem de ticaret gemisi olarak gizlenmiş savaş gemilerini birkaç defa Boğazlardan geçirmişlerdir.  Neticede Karadeniz’de Almanya ile Sovyetler Birliği arasında kanlı mücadeleler olmuştur. Yani Karadeniz Montrö ile bir barış denizi olmamıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra Sovyetlerin bölgedeki tartışılmayan egemenliği sayesinde çatışma çıkmamıştır.  Türkiye ise sözleşmenin uygulanmasında genellikle Sovyetlerin lehine olan esneklik göstermiştir. Yani harfiyen uygulandığı iddiası pek doğru değildir.

Ancak şimdi şartlar değişmiştir. Sovyetler Birliği dağılmış, Karadeniz’de 1936’da mevcut olmayan Gürcistan ve Ukrayna adlı iki yeni egemen devlet ortaya çıkmış, üstelik her ikisi de Rusya ile çatışmalarında Batıya ve özellikle ABD’ne bakmaktadır.

Diğer taraftan Sözleşmenin 27’inci maddesi 20 yıl için yapıldığını, o süre dolmadan iki yıl önce herhangi bir taraf ülkenin feshi ihbarda bulunabileceğini belirtmektedir. 28’inci madde ise, 1956 yılından sonraki her beş yılda bir taraflardan herhangi birinin tadilat teklifi yapabileceğini, bu istekler kabul görmediği takdirde konferansın yeniden toplanabileceğini belirtmektedir. Bu maddeler, Türkiye dahil imzacı ülkelerin sözleşmeyi ilelebet yürürlükte muhafaza etmek gibi bir amaçları olmadığını, fesih veya tadil imkanını ellerinde tuttuklarını göstermektedir. Sözleşme bu kadar uzun süredir devam edebilmişse, tarafların hepsinin rızasına sahip olduğunu, en azından onlar için büyük bir rahatsızlık teşkil etmediğini göstermektedir. Bazı yorumcular tarafından iddia edildiği gibi ABD sözleşmeden gerçekten rahatsız olsaydı, taraf olmadığı sözleşmeyi başka bir ülke vasıtasıyla tadil etme yoluna gidebilirdi.  Yunanistan’ın dahi ilişkilerimizin gergin olduğu dönemlerde bu imkandan yararlanmamış olması şayanı takdirdir.

Halihazır 5 yıllık süre 20 Nisan 2021 tarihinde dolmaktadır.  Ancak herhangi bir taraf ülkeden tadil teklifi geldiğine dair bir durum mevcut değil.

Montrö’nün Türkiye için en büyük getirisi ve zamanında konferansın toplanmasına yol açan sebep, Lozan Antlaşması ile Boğazlar askersizleştirmişken ve yönetimi bir Uluslararası Komisyona verilmişken, Montrö ile bu egemenlik sınırlamasının kalkmış olmasıdır.  Yeri gelmişken hatırlatayım bu bedelsiz olmamıştır. Lozan’ın bu önemli hükmünün değiştirilmesi karşılığında Türkiye de Atina Elçisi Ruşen Eşref tarafından Yunanistan Başbakanına gönderilen ve mevcudiyeti Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras tarafından TBMM’ne teyid edilen bir nota ile aynı şekilde Lozan’da askersizleştirilmiş olan Limni ve Semadirek’in de bu statülerinin sonlandırılmasını kabul etmiştir.  Ancak Montrö değişse dahi bu devirde Boğazların tekrar silahsızlanması veya yönetiminin 1923’teki gibi bir Uluslararası Komisyona devri söz konusu olamaz. Bu devirde artık ülke egemenliklerini bu şekilde sınırlayan yapılar kalmadı. Türkiye’ye empoze etmek kimsenin aklına gelmez.

Buna karşılık, Montrö’nün tarafların bir veya bir kaçının isteği, özellikle Karadeniz’deki dengelerin de değişmesiyle tadili mümkündür. Buna hazırlıklı olmak ve Montrö’yü bir put veya tutku gibi görmemekte, bu konuyu da iç politika malzemesi yapmamakta fayda var.                                                

En son İçerik

Galatasaray’ın yeni başkanı Burak Elmas oldu

Geçtiğimiz günlerde projelerinden ilk kez Finans ve Ticaret'e bahseden Burak Elmas, Galatasaray'ın 38. başkanı oldu.…

“Türkiye, dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumunda”

Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonunca "20 Haziran Dünya Mülteci Günü" etkinliğinde konuşan Milli Eğitim Bakanlığı…

İbrahim Reisi İran’ın 8. Cumhurbaşkanı seçildi

İran'da 18 Haziran tarihinde yapılan 13. Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin ilk resmi sonuçlarına göre muhafazakar aday İbrahim…

TAV’dan Kuzey Makedonya’ya yatırım kararı

TAV, Kamuyu Aydınlatma Platformu'na yaptığı açıklamada Kuzey Makedonya’da 49,7 milyon euro yatırım yapılacağını açıkladı. TAV…

Kurulan şirket sayısı geriledi

Kurulan şirket sayısı, mayısta bir önceki aya göre yüzde 47,7 azalarak 4 bin 480, kapanan…

Günlük aşılama 1,5 milyonu aştı

Türkiye'de günlük aşılamada 17 Haziran itibariyle yeni rekor kaydedildi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın verdiği verilere…