Türkiye-AB İlişkileri Bu İnişin Bir Çıkışı Var Mı?

Her çıkışın inişi, her inişin çıkışı var çok yaygın bir tabirimizdir. AB ile ilişkilerimiz de başlangıçtan beri hep inişli çıkışlı olmuştur.  İlişkiyi kuran 1963 Ankara Anlaşması ile 1970 Katma Protokolü Türkiye’ye Avrupa ile ekonomik bütünleşme perspektifi vererek iyi bir başlangıç teşkil etmişti. Soğuk Savaş ortamı da ülkemizin değerini yüksek tutmaktaydı. Ancak, o fırsat iyi değerlendirilemedi.

Hem siyasi istikrarsızlık, hükümetlerin basiretsiz “Onlar Ortak, biz Pazar” anlayışı herhangi bir ilerleme kaydedilmesini engellemiştir. Ardından gelen askeri darbeler ilişkileri buzdolabına sokmuştur. Darbe ile eş zamanlı Yunanistan’ın 1981’de AB’ye katılması ve zamanın Yunan hükümetlerinin ellerindeki imkanları Türkiye ile ilişkileri dondurmak için kullanması neticesinde ilişkiler uzun bir dönem buzdolabında kalmıştır. 

Yunanistan’da Andreas Papandreu döneminin kapanıp yerine gelen hükümetin Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların ancak Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin düzelmesi ile çözülebileceğini idrak etmesi ile Türkiye’nin adaylığa kabulüne, arkadan da birkaç yıl sonra müzakerelerin başlamasına imkan sağlamıştır.  Arada tamamlanan Gümrük Birliği, Türk ekonomisine AB kaynaklı rekabetle başa çıkabileceğini ispatlamak suretiyle ilişkilerdeki çıkışlardan birine yol açmıştır.

Andreas Papandreu

Şimdi ise yine bir iniş dönemindeyiz.  Bu dönem maalesef Kıbrıs’ın AB’ye 2004 yılında kabul edilmesi ile başlamış, reformların 2010 yılından itibaren tavsamasıyla devam etmiştir. 1999-2002 yılı arasındaki dönemde, Türk tarafının Kıbrıs sorununun çözülmesi için fazla bir gayret harcamaması, bunun aleni bir şekilde ortaya çıkması, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün Türk tarafına yüklenmesini ve sorun çözülmeden Kıbrıs’ın AB’ye alınmasına yol açmıştır. Bu arada hatırlanması gereken husus  bizim GKRY dediğimiz, ancak tüm dünyanın adanın tek meşru temsilcisi saydığı Kıbrıs Cumhuriyeti ile yapılan ‘Katılım Antlaşmasının’ AB açısından bütün adayı kapsadığı, sadece AB müktesebatının “Kıbrıs Cumhuriyetinin yönetimi altında olmayan bölgede”, yani bizim tabirimizle KKTC’de geçici olarak uygulanmadığı ifade edilmektedir.

Ve tabii Kıbrıs AB’ye girdikten sonra Rumlar ellerindeki bütün imkanları kullanarak aynen 20 yıl önce Yunanistan’ın yaptığı gibi AB ile ilişkilerimizi frenlemeye başlamıştır.  Oysa, uyarılar gelmişti. 2000-2003 arası İsveç’te Büyükelçilik yaptığım dönemde, kendilerine mahsus sebeplerden dolayı Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakan İsveçliler her fırsatta saatli bombanın çalıştığını, Kıbrıs ile katılım müzakereleri bitmeden sorunun çözülmesi gerektiğini vurgularlardı. Bu hususları ilettiğim Ankara’dan gelen talimatlarda ise Kıbrıs sorununun 1974 yılında çözüldüğü, oradaki durumdan sorun olarak bahsedilmemesi gerektiği söylenirdi. O tarihlerde Ankara’da İngiltere Büyükelçisi olan Peter Westmacott son zamanlarda çıkan hatıratında benzer tecrübeler paylaşmaktadır.

Aslında bu durum çok şaşırtıcı değildi.  O tarihlerde iktidarda bulunan koalisyon hükümetinin üç liderinden ikisi, yani Ecevit ile Bahçeli AB üyelik sürecine karşı en hafif tabiriyle mesafeli davranmaktaydı. Türkiye’ye adaylığın verildiği 1999 Helsinki zirvesi öncesinde Başbakan Ecevit, Kıbrıs konusunu öne sürerek zirveye katılma davetini reddetmeye hazırlanırken Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı İrtemçelik’in baskısıyla zirveye katılmış, ancak adaylığın tanındığı tarihten iktidardan ayrıldığı tarihe kadar geçen neredeyse üç yıl içinde yapılması gereken reformlar konusunda da isteksiz davranmıştır. Neticede Westmacott’un hatıratından Türkiye’nin AB üyeliğini gerçekten isteyip istemediği konusunda AB tarafında tereddütler dile getirildiğini görüyoruz.

2002 seçimlerinden sonra AKP iktidara geldiğinde Kıbrıs açısından iş işten geçmişti. Kıbrıs sorunu çözülmeksizin Rumlar adanın tek meşru temsilcisi olarak AB’ye Katılım Antlaşmasını 15 Nisan 2003 tarihinde imzaladılar.  Annan Planı gündeme geldiğinde geç kalınmış ve Rumlar üyeliği garanti ettikleri için planı reddetmekte zarar görmemişlerdir.  Türkiye’de 20 yıl önce Yunanistan söz konusu olduğunda yaptığı hatayı tekrar ederek Rumların Türkiye-AB ilişkilerine engel koymamasına, Kıbrıslı Türklerin dışlanmamasına ilişkin garantiler istemiş ancak tabii bu garantiler AB sisteminde herhangi bir üye ülkenin veto hakkını kullanma imkanı karşısında yine işlevsiz kalmış zira Rumlar işlerine gelmeyen her adımı bloke etme fırsatını bulmuşlardır.

Aslında Ekim 2005’te başlayan müzakereler ilk başta ağır aksak yürüyebilmiştir.  İlk yıllarda fasıllar düzenli bir şekilde açılmaktaydı, hatta bir tanesi kapanabilmişti.  Ancak Türkiye’nin kendisinden beklenen ve müzakerelerin başlaması karşılığında taahhüt ettiği, üyeler arasında ayrım yapmama, yani Gümrük Birliğini Kıbrıslı Rumlara uygulama ve limanlarını onların gemi ve uçaklarına açma yükümlülüğünden caymasıyla işler yavaş yavaş tıkanma noktasına gelmiştir.  Neticede 5-6 yıldır fasıl açılmamış, AB makamları da yeni fasıl açma konusunda herhangi bir hazırlıkları olmadığını resmen ilan etmişlerdir.  Aynı şekilde 2014’ten sonra gündeme gelen Gümrük Birliği’nin modernleşmesi konusu da askıdadır.

Müzakerelerin askıya alınmasıyla ve Türkiye’deki iç politika gelişmelerine paralel olarak ülke demokrasi ve hukuktan uzaklaştıkça ilişkilerde ek sorun ve engeller çıkmıştır. Ayrıca batıdan uzaklaştıkça bölgede komşuları ve AB tarafından saldırgan olarak tanımlanan politikalar uygulamaya başlamıştır.  Bir fasit daire oluşmuş, Türkiye AB’den uzaklaştıkça yayılmacı olarak tanımlanan politikalar tatbike başlamış, o politikalar sürdükçe AB ile mesafe daha da açılmış, hiçbir aday ülke ile görülmemiş bir şekilde ülkemiz yaptırımlara tabi tutulmaya başlamıştır.   En büyük yaptırım, zirve sonuç bildirilerinde artık ülkemizden aday ülke veya stratejik ortak olarak değil, hasım olarak bahsedilmesi ve ne katılım müzakerelerinin ne de Gümrük Birliği’nin modernleşmesinin gündemde olmamasıdır.  

Ancak, AB’nin her bakımdan Türkiye için vazgeçilmez bir partner olduğu iktidar tarafından idrak edilmeye başladığı anlaşılıyor.  Türkiye Batıdan uzaklaştıkça tasarruf oranlarımızın çok düşük olması nedeniyle kalkınma için şart olan sermaye girişleri azalıyor, ekonomik sorunların çözümlenmesi güçleşiyor.

Dolayısıyla bazı cılız adımlara şahit oluyoruz.  Doğu Akdeniz’e gönderilen araştırma gemileri geri çekildi ve ne zaman geri gönderilecekleri açıklanmadı, 2016’da tarafımızdan kesilen Yunanistan’la nafile “istikşafi” müzakerelere yeniden başlandı, Mavi Vatan söylemi ve Kıbrıs’ta Maraş’ın iskana açılması projesi en azından şimdilik gündemden düşürüldü. Yunanistan, Kıbrıs  ve İsrail’in son günlerde yaptığı, kısmen AB tarafından finanse edilecek ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı iddialarını dikkate almayan elektrik kablo döşeme anlaşmasına ılımlı sayılacak bir tepki verildi, Avrupa Birliği liderlerine hakaret edilmekten vazgeçildi.

Ancak bu adımların yeterli olacağı şüpheli.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ocak sonu için ilan ettiği AB Konsey ve Komisyon Başkanlarının ziyaretleri gerçekleşmedi, buna karşılık temaslar düşük seviyede sürdürmeye devam etti.  AB temsilcileriyle yapılan bu temaslarda hem iç hem dış politikada somut eylemlerin beklendiğinin ifade edildiği anlaşılmaktadır. Bu beklentilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AB Konsey ve Komisyon Başkanları arasında 19 Mart günü yapılan son telefon görüşmesinde de dile getirildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu görüşmeden birkaç saat sonra Cumhurbaşkanın İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini açıklaması Brüksel’den gelen mesajları önemsemediğini göstermektedir. 

Bununla birlikte AB Zirvesinden yeni yaptırım beklememek gerekir.  Yukarıda belirttiğim gibi en ağır yaptırımlar zaten tatbik ediliyor, katılma müzakereleri ve Gümrük Birliği modernleşmesi askıda.  Buna karşılık yeni bir nafile Kıbrıs müzakere turunun Nisan sonu için ilan edilmiş olması nedeniyle, Türkiye’nin de bundan birkaç ay önce ortaya attığı Kıbrıs’ta iki egemen devletin tanınması ön şartından vazgeçmiş görünmesi üzerine, AB ek yaptırımları  gündeme getirerek iktidarı tahrik etmek istemeyecektir.

AB ile ilişkileri rayına oturtmak iktidar için kolay olmayacaktır.  Her şeyden önce Kıbrıs engelini aşmanın maalesef tek yolu adanın tek meşru temsilcisi olarak görülen Rumları tatmin edecek bir çözümden geçmektedir. İki egemen devlet hayallerinden vazgeçip daha gerçekçi bir çözüm yolu arayışına girmek gerekir.  Bunun güçlükleri de ortadadır.  Ancak beş üye ülkenin (İspanya, Slovakya, Kıbrıs, Yunanistan ve Romanya) kabul etmemesi nedeniyle kendi bağımsızlığını dış müdahale olmaksızın kazanan Kosova’yı resmen devlet olarak tanımayan  AB’nin Türkiye tarafından işgal edilen bölge olarak görülen KKTC’yi  egemen devlet olarak tanımasını beklemek ham hayaldir. Ayrıca AB, Doğu Akdeniz sorununun evrensel hukuk kurallarına uygun bir şekilde, yani Girit, Rodos ve Kıbrıs gibi adalara tam kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge tanıyan bir çözümün müzakere veya tahkim yoluyla bulunmasını isteyecektir. Bu da hem Mavi Vatan hülyası, hem de Türkiye-Libya deniz hududu antlaşmasının sonu anlamına geleceği için iktidar için yutulması kolay bir hap olmayacaktır.    

İç reformlar konusunda AB’nin beklentileri de ortadadır. İlk başta AİHM kararlarının uygulanması ve dolayısıyla Selahattin Demirtaş ile Osman Kavala’nın serbest bırakılması vardır. İçerideki reformlar ise 2017 Anayasa referandumundan sonra kurulan tek adam rejiminin tersine çevrilmesi anlamına gelecektir. Bunun ne kadar güç olacağını söylemeye gerek yok. Zirveye birkaç gün kala İstanbul Sözleşmesinden Cumhurbaşkanı kararıyla çekilmiş olması olumlu bir işaret sayılmaz.

Ve tabii Avrupa’nın eski Avrupa olmadığını da hatırlamakta fayda var. Gelecek yıl Fransa’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimini aşırı sağın  lideri Marine Le Pen’in kazanma ihtimali mevcut.  Fransız seçmenin sağa kaymasını frenlemek için mevcut Başkan Macron ve hükümeti onların söylemini benimsemekte ve İslam karşıtlığı olarak görülen bazı tedbirleri yasallaştırmaktadır.  Şartlar ne olursa olsun Mayıs 2022 seçimlerine kadar Fransa gittikçe İslamileştiği ve Batı değerlerinden hızla uzaklaştığı görülen ülkemiz ve iktidarı ile yakınlaşmaya sıcak bakmayacaktır.

Emmanuel Macron

Ayrıca AB’nin üyeleri ile üye olmayan ülkeler arasında her zaman üyeler lehine tavır aldığını da artık görmek gerekiyor. Bunu en son Brexit müzakerelerinde AB kurumlarının ayrılmakta olan Birleşik Krallık ile üye İrlanda arasında tercihini sistematik bir şekilde ikincisi lehine kullanmasında gördük.  Yunanistan 15 yıl boyunca Makedonya ile AB arasında katılma müzakerelerinin başlamasını bloke etmiş, zavallı Makedonlar, bayraklarını, anayasalarını, ülkenin adını değiştirmişler, ancak tam Yunanistan tatmin olduğunu ve blokajı kaldırdığını ilan ettiğinde, bu defa Bulgaristan bir dil sorunu ortaya çıkararak yine müzakereleri engellemiştir. Yani Yunanistan ve Kıbrıs engellerini aşmanın tek yolu aramızdaki sorunların onları tatmin edecek şekilde çözülmesi olduğunun artık anlaşılması gerekmektedir.  Bunu yapmayacaksak -ki Türkiye’de hangi iktidar gelirse gereken fedakarlıkları yapmakta çok zorlanır- kaçınılmaz olarak Batı’dan gittikçe uzaklaştığımız gerçeğiyle yüzleşmek lazımdır.

Özetle, fırsat kaçmıştır.  Kaçırılan fırsatlar geri gelmez. Yapılan hataların neticeleri ile yaşamaya mahkumuz. Korkarım bu inişin çıkışı olmayacaktır.  Belki de bu yolun sonu, bizim toplumsal ve yönetim yapılarımıza daha uygun olan, AB’nin Fas, Tunus ve Mısır’la yaptığı gevşek anlaşmaları örnek alacak bir ilişkiye doğru gideriz.  Tabii AB ile yapacağımız her türlü yeni anlaşmaya Yunanistan ve Kıbrıs’ın da onay vermesi gerektiğinden, bunun da bir bedeli olacaktır.  Ancak her iki ülke, Türkiye’yi Avrupa’dan belirli bir mesafede tutacak böyle bir yapıyı memnuniyetle kabul eder, muhtemelen bu defa sorun çıkarmazlar.

Kaynak :  “They call it diplomacy: Forty years of representing Britain abroad”, Head of Zeus, 2020

En son İçerik

Yatırımcıların portföyünde Avrupa hisseleri ‘ağırlığı’

BofA anketine göre Euro Bölgesi hisse senetleri küresel çapta en fazla talep gören hisse senetleri…

Türkiye, turizm sezonu açılışı için Rusya’yı ikna edemedi

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Sağlık Bakan Yardımcısı Tolga Tolunay'ın…

Toplam doğum hızı 2001’den beri en düşük seviyeye indi

TÜİK’in açıkladığı 2020 yılı doğum istatistiklerine göre toplam doğurganlık hızı 2001’den bu yana en düşük…

Kısa vadeli dış borç stoku rekordan geriledi

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az…

Ulusal Hububat Konseyi: Alım fiyatlarını uygun buluyoruz

Ulusal Hububat Konseyi Başkanı Özkan Taşpınar, 2021 dönemi hububat ve bakliyat alım fiyat ve politikalarına…

Euro Bölgesi ilk çeyrekte beklentiye paralel daraldı

Euro Bölgesi yılın ilk çeyreğinde beklentiye paralel aylık yüzde 0.6, yıllık yüzde 1.8 daraldı. Eurostat…